KARAHİSAR YÖRESİNDE TÜRK DERVİŞLERİ VE NİYABET-İ KIRIK TARİHİ

Anasayfa » Bilimsel Bildiriler » KARAHİSAR YÖRESİNDE TÜRK DERVİŞLERİ VE NİYABET-İ KIRIK TARİHİ
share on facebook  tweet  share on google  print  

KARAHİSAR YÖRESİNDE TÜRK DERVİŞLERİ VE NİYABET-İ KIRIK TARİHİ

"Bilimsel Bildiriler" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Mehmet Fatsa

Giriş: Antik çağlardan modern zamanlara kadar, çok farklı medeniyetlere
beşiklik etmiş olan Anadolu'muzun, her noktasının tarihi derinliğini araştırıp
analiz etme sorumluluğunun altından, tek başına akademisyenlerimizin kalkmasını
beklemek, maksadın hasıl olmasını geciktirebilir. Bu anlamda, gelişmiş ülkelere
göre, imkanlarımızın yetersizliği, tarihimizi oluşturan bütün argümanların gün
yüzüne çıkarılması çabalarını da olumsuz yönde etkilemektedir. Akan zaman içinde
uzak/yakın tarihimizi aydınlatmaya katkıda bulunacak ve geleceğe dair sağlıklı
reflexler geliştirmemizi sağlayabilecek, yerel anlamda değer taşıyan bir çok
tarih şahidinin yok oluşuna ilgisiz kalmak ve bu türden çalışmaları bütünüyle
üniversitelerimizden beklemek doğru olmaz. Bu bakımdan eldeki bilgi ve belgelerin
muntazaman kayıt altına alınması zorunluluğu vardır.

Yerel anlamda yakın tarihimizin çok önemli bir kısmını oluşturan, bölücü Pontus
unsurlarıyla bizden önceki kuşakların yaptığı mücadelenin detaylarını ortaya
koyabilecek dokümanların, vaktinde değerlendirilemeyişi; bölgemizde yaşamış
ve toplum kesimleri arasında sürekli birleştiricilik misyonunu üstlenmiş bilge
şahsiyetlerin hayat ve faaliyetlerine ilişkin bilgilerin kayıt altında bulundurulamayışı
yüzünden, bu gün ihtiyaç duyduğumuz sağlıklı analizlerin yapılması da zorlaşmıştır.
O günleri yaşayan canlı şahitlerin yahut tarihsel değeri olan mekanların/bulguların
bu gün artık elde olmaması, konuya ilgi duyanlarımızın ve akademisyenlerimizin
arzu edilebilir analizler yapmalarını da zorlaştırmış olmalıdır.

Benzer biçimde, kültür tarihçiliğimiz açısından değer taşıyan ve bu gün halen
boş hurafe yaklaşımından kurtulamayan ve giderek milli hafızalardan silinme
tehlikesi ile karşı karşıya olan sözlü kültür geleneğimize ait değerlerin de,
sağlıklı ve bilimsel incelemeye ihtiyacı vardır. Nitekim,geçmişte toplumda önemli
izler bırakmış olan bir çok olayın ya da bilge kişilerin, kuşaktan kuşağa intikal
eden efsaneleşmiş özelliklerinin, bilimsel analizleri yapıldığında şaşırtıcı
sonuçlara ulaşıldığı görülmüştür. Bu bakımdan, erdemli duyarlılığa sahip olan
halkımızın değer verdiği, literatürde kült olarak ifade edilen unsurların mümkün
olan ciddiyet ve titizlikle incelenmesi gerekmektedir. Böyle bir çaba, bazılarının
yöremize ilişkin olarak kısır tarihi geçmiş ithamından kurtulun masını sağlamanın
ötesinde, bizden sonraki kuşakların daha şahsiyetli yetişmelerine yardımcı olacaktır.


Bu maksatla, Şebinkarahisar'a bağlı olduğu dönemlerde Kırık yöresinin Türkleşme
ve İslamlaşma sürecini ve bu sürece katkıda bulunan Türk dervişlerinin özelliklerini,
Şebinkarahisar ile olan ilişkilerini ele alan, mütevazı ancak orijinal olduğuna
inandığım bilgiler içeren bir çalışmayı, yerel tarihçiliğimizin hizmetine sunmaktan
mutluluk duyarım.

1-Tarih:

a)"Kırık" Adı: Kırık, kıruk, kıruklu, yahut koruklu şeklindeki söyleyiş
biçimleri ile muhtelif kaynaklarda yer alan bu adın menşe'i konusunda mevsuk
bilgiler çok olmamakla beraber, tarihi çok eskilere dayanan bir kavram olduğu
kesindir. En yaygın kullanımı olan Kırık'ın anlamı ile ilgili olarak, yazılı
kaynaklar ve rivayetlerden bir fikir edinmek mümkündür. Konu ile ilgili rivayetlerden
birine göre, bölgeye ilk gelen Müslüman Türkmenler, sık çam ormanlarını kırarak
yurt açmışlar ve bu yolla bölgede tarım alanları oluşturarak yerleşmişlerdir.
Çam ormanlarının sıklığından kara bir dış görünüşü olması ve buraların kırılarak
yurt haline dönüştürülmesinden dolayı da buraya Kara Kırık denilmiştir. Gerçekten
de bölgenin topoğrafyası, bitki örtüsü ve Türkmenlerin buralara yerleşiminde
yaşanan tarihi süreç göz önünde bulundurulduğunda, bu rivayeti, yabana atmak
ve ciddiye almamak yanlış olur. Pek de akıl dışı sayılmayacak olan bu rivayetin
yanında, daha kuvvetli olan görüş ise yazılı bir belgeye dayanmaktadır. Tarihimizin
Osmanlı öncesi dönemleri ile ilgili önemli bilgiler aktaran Reşidüddin'de kırık
adı, Anadolu'da kurulan ilk Türk beyliklerinden biri olan Dulkadıroğulları'na
bağlı bir bölük adı olarak zikredilmektedir. Göçebe Türkmenlerin oymaklar halinde
gelip yurt edindikleri ve yerleştikleri yerlere kendi adını verdikleri bilinen
bir konudur. Ayrıca, bu isim başka kaynaklarda, yine aynı beyliğe bağlı bir
bölük adı olarak farklı bir söylenişle Koruklu diye de geçer. Şayet bu gün bir
köy olan Konuklu adı bu ismin bir galatı ise, kırık ismi ile konuklu ismi aynı
etimolojik kökene sahiptir.

1531 tarihli, 966 sayılı Bayburt ve Kemah idari alanlarına ait mufassal defterde,
Çoruh vadisi solundaki yaylaklara yerleşen Türk oymaklar zikredilirken Kıpçak
uruğu kolundan Bayundırluk, Çaka, Çepni, Dedeli, Kılıçlu, Kürtün ve Kırıklı
adları zikredilmektedir. Yine aynı defterde yıvalı-yuvalı ile İğdir adlarından,
Oğuz boyuna mensup topluluklar olarak bahsedilmektedir. Uzunçarşılı, Karakoyunlu
Devleti'ni kuran Türk boyunun adını "Yıva" olarak nakleder . Bu adların
Niyabet-i Kırık kapsamında olan köy adlarıyla benzerliklerinin olması elbette
tesadüfi değildir.

Öte yandan, Dereli'nin Hapan köyünde mevcut mezar taşlarındaki tarih ve isimlere
bakarak, bölgeyi XII. yüzyılın başlarında iskana açan Türkmenler içinde Kopan
(Hapan), Alayuntlu, Bayındır, Bayat, Kalaç, Firuz, Kürtün gibi boy ve oymaklarla
beraber, Kınık boyuna mensup oymakların da buraya geldiği ve bunların bir kısmının
yerleşip bir kısmının da Bulancak'ın yüksek kesimini iskan edindiği bilinmektedir.
Şebinkarahisar'ın Kınık yaylasının böylesi bir tarihi geçmişe sahip olduğu kesindir.
İşte, buna bakarak kırık adının Kınık boyuna izafeten, biraz da değiştirilerek,
iskana konu olan oymağın adının zamanla yer adına dönüştüğü düşüncesi dikkate
alınabilir. Nitekim,tarihi bir çok yer adının zamanla halk dilinde değişerek
farklılık kazandığına dair bir çok örnek vermek mümkündür. Sözgelimi halkımız,
Şebinkarahisar adını telaffuz etmekte zorlanınca buraya genellikle Galiser yahut
Gariysar demektedir. Bunun gibi, Kınık adının da Kırık'a dönüşebileceği ihtimalinin,
dikkate alınması gerekir.

Bilindiği gibi Kınıklar, Selçuklu Devletini kuran 24 Oğuz Boyundan birisidir.
Oğuzların, Malazgirt Meydan Muharebesi(1071)'nden sonra Anadolu'nun çeşitli
yerleri gibi buraları da yurt edinmeye, yerleşik kavimler üzerinde egemenlik
kurmaya başladıkları bilinen bir konudur. Oğuzların Müslüman olanlarına Türkmen
denilmiştir. Bu gün Yavuzkemal Beldesi halkının önemli bir kısmını oluşturan
Alaeddinoğulları(Aladınoğulları)'nın, Selçuklu baş kenti Konya'dan; Hapan ve
Yuva köylerinde meskun Türkmenoğluları'nın da yine Selçuklu Devletine bağlı
Türkmenlerin bir kısmı olarak buralara geldiği rivayeti de, bu durumu desteklemektedir.
Bu gün Görele sınırları içinde bir köy adı olarak da geçen Kırık'ın da buna
benzer bir tarihi geçmişi olmalıdır. Osmanlı döneminde ise burası Niyabet-i
Kıruk adı ile, sultan yahut kadı naibi tarafından idare edilen, idari bir bölge
olarak, kayıtlardaki yerini almıştır . 1455 tarihli tahrir kayıtlarında kıruk
olarak anıldığına göre, bu ismin tarihinin çok eski olduğunu kesin olarak ifade
etmemiz mümkün olur.

b)Eski Çağlar:Konumuz olan alanın tarihi ile Karadeniz bölgesinin tarihini birlikte
düşünmemiz gerekmektedir. Bu bakımdan genel hatları ile Karadeniz Bölgesinin
tarihini bilmemiz, bahsimizin konusunu oluşturan Niyabet-i Kıruk idari alanının
tarihini ve buraların Türk dervişleri tarafından nasıl bir Türk-İslam yurdu
haline dönüştürüldüğünü kolay anlamamıza yardımcı olacaktır. Bölgede bilinen
ilk Türk yerleşiminin nasıl gerçekleştiğine bir göz atalım:

Tarihi kayıtlardan anlaşıldığına göre, kimlikleri hakkında net bilgilere sahip
olamadığımız Kimmerlerden sonra İslam öncesi Türklerinden bölgeye ilk defa geldiği
kabul edilen kavim Saka(İskit)lardır. Karadeniz'in kuzeyi ile Tuna arasındaki
alanda egemenlik kurmuş olan Sakalar'ın, Anadolu'yu ele geçirmek için, İran'da
egemen olan Persler ile bir çok savaş yaptıkları, hatta ünlü destanları Alpertunga
da bu savaşlara yer verdikleri bilinen bir konudur. Saka Türklerine ait olduğu
kabul edilen Amazon Efsanesi"nin bir kalıntısı olarak, Giresun'da her yıl
Aksu Şenlikleri ve Mayıs Yedisi kutlamaları yapılmaktadır. Aksu Deresi'nin denize
döküldüğü noktanın karşısında bulunan adaya Amazon Adası denilmesi de bununla
ilgili olmalıdır . Bölge ile ilgili olarak, Sakalardan daha önceye ait tarihi
bilgiler çok net olmadığı için buna yer verme gereği yoktur. Ancak, Şebinkarahisar
tarihi üzerine yaptığı incelemeleri ile tanınan H. Tahsin Okutan'a göre, Hititler,
Amazonlar ve Kimmerler'den kalma eserlere, Şebinkarahisar'ın ilk kurulduğu yer
olarak kabul edilen İsola köyünde rastlanmıştır. İsola halkı, burada bir derebeylik
idaresi altında yaşamakta iken, kuraklık ve kıtlık nedeni ile Ordu-Giresun arasındaki
Karagöl çevresindeki yaylalara çekilmiş ve kıtlık bitinceye kadar da buralarda
kalmışlardır. İsola kalesi, bir ucu sahile çıkan dar bir boğaz üzerine kurulmuştur.
Sahile çıkan ikinci önemli geçit de Saydere mevkiinden geçen yoldur. Bu bilgilere
bakarak Giresun-Ş.Karahisar yolunun miladdan önceki tarihlere kadar indiğini
söylemek yanlış olmaz . Nitekim, Şebinkarahisar'ın Güneytepesi,Dişkaya,Akkaya
ve Bozbayır mevkilerinde bulunan mağaralarda, bu bilgileri doğrulayacak kalıntılara
rastlanmıştır. İlkçağ kavimlerinin sahil ile iç kesim arasındaki geçişini sağlayan
başka kalıntılardan da söz edilebilir. Sözgelimi Eğriçimen yaylasının Yedipınarlar
mevkiinde bulunan kalıntılar ile Yukarı Görede ile Gelengeç köyleri arasındaki
höyüklerin Kimmerler'e ait olduğu kabul edilir. Bu durum bize, hakkında fazla
bilgi sahibi olamadığımız Kimmerlerin ve sonra da Sakaların, MÖ. 7.yüzyıllara
kadar inen tarihleri ile, bu bölgenin en eski kavimleri oldukları konusunda
bir fikir vermektedir.

c)Pontus Uc'unda İlk Türk Yerleşimi:MÖ. 4.yüzyılda kurulduğu tahmin edilen Pontus
krallığının sınırları içinde Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon ile iç kesimlerde
Amasya ve Tokat'ın bir kısmı da yer almaktadır ki, Kırık bölgesi de bu sınırların
içinde görülmektedir . Bu krallık, IV. Haçlı seferi sonunda(1204) İstanbul'dan
kaçan Bizans'ın imparatorluk hanedanı olan Komnenlerin Trabzon'a gelip yeni
bir devlet kurmasına kadar Pers İmparatorluğu'nun bir satraplığı (eyalet) olarak
yaşamıştır. Bu zaman dilimi içinde en önemli nüfus hareketi, Kavimler Göçü ile
doğudan batıya doğru yaşanan nüfus sirkülasyonudur. Bu olay, Karadeniz'in kuzeyinden
Avrupa içlerine akan Hun Türklerinden bir kısmının, Kafkasya'dan Anadolu'ya
gelmesinin sebebi olarak bilinmektedir .

Yine bu zaman dilimi içinde, Karadeniz bölgesini fethetmek isteyen Müslüman
Arapların akınlarından bahsetmek de mümkündür. Bu akınlar sırasında Müslüman
Arapların, Bizans ordusunda ücretli askerlik yapan ve iyi savaşan unsurlarla
karşılaşmasından söz edilmiştir ki bunlar hiç kuşkusuz, Peçenek Türkleridir.
Ama Müslüman Arapların bölgeye gelmesinden de çok önce Akhunlar, Hazarlar, Uzlar
ve Gagauzlar gibi Türk unsurların buralara gelerek yerleştikleri,Karadeniz Ağzı'nın
fonetik ve morfolojik yapısından da anlaşılmaktadır .Tarihi verilere bakılacak
olursa, yörede bulunan az sayıdaki Hıristiyan köylerinde yaşayanların da, buralara
Bizans ve Pontus döneminde gelmiş ve fakat Müslüman olmadıkları için bahsi geçen
iki devletin de baskısı yüzünden Hıristiyanlaşmış Türkler oldukları anlaşılacaktır
.

Gerçekten de, İslamiyet'in kabulünden önce Çin ve Sienpi kavimlerinin baskısı
yüzünden ana yurtları Ortaasya'dan batıya göç etmek durumunda kalan Turâni kitlelerin,
o vakitler Anadolu'ya da egemen olan Romalılar/ Bizanslılar tarafından Hristiyanlaştırılarak
askeri hizmetlerde kullanıldığına dair bilgiye, İslam öncesi Türk tarihini anlatan
kaynakların ekseriyetinde rastlamak mümkündür. Turânî isimler taşıyan bir çok
Hıristiyan köyüne bu bölgede rastlanılmış olması da bu rivayeti güçlendirmektedir.
Malazgirt Meydan muharebesi sırasında, Bizans ordusunda paralı asker olan Peçenek
Türkleri'nin Sultan Alparslan'ın ordusu safına geçtikleri ile ilgili tarihi
kayıtları da,bu anlamda dikkate almak gerekir. Özellikle Komnenlerin egemenliği
döneminde, Müslüman olmamış Türk unsurların Ortodoks kültürünü benimsemeye zorlandıkları
ifade edilmektedir . Komnenlerden olan Aleksius ve Davit Komnen'in, Gürcü kraliçesi
Tamara'nın desteği ile Trabzon merkez olmak üzere kurdukları Pontus Devletinin
egemenliği döneminde, Şebinkarahisar ve çevresine Peçeneklerden Helkin ve Zara,
Kumanlar'dan da Kolhit oymakları gelmiş, bu unsurların çoğu Karahisar, Tamzara
ve Zara'ya yerleşerek buralara kendi adlarını vermişlerdir. Yine Kumanlar'dan
bir grup da Ş.Karahisar'ın Biroğul ve Avutmuş mahallesine yerleşmişler ve yarım
asırdan fazla bir zaman buralarda egemenlik kurmuşlardır. Bu dönemde Şebinkarahisar'a
Elgün(Helgün) veya Kaygün (Helkine) adının verildiği anlaşılmaktadır .

Anadolu'da Müslüman Araplarla Bizanslılar arasında yaşanan savaşlarda oluşan
Avasım, Sugûr yahut Uç Bölgelerinde Bizanslılar Hıristiyanlaştırdıkları Türk
unsurları, Abbasiler de İslamiyet'i kabul etmiş olan Türkleri asker olarak kullanmışlardır.
Şebinkarahisar kalesinin de Karadeniz Hıristiyanlarına karşı bir nevi "Uç"
olarak kullanıldığı bilinmektedir. Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey'in, üvey
kardeşi İbrahim Yınal'ı, Pasinler muharebesinden sonra bölgeye gönderdiği ve
1048 yıllarında Yınal'ın Trabzon hinterlandını yağmaladığı bilinmektedir. Onun
gerçekleştirdiği bu akın sırasında, Erzincan üzerinden Ş.Karahisar'a (o günkü
adı Mavrokasteron) girdiği ve 1058'de de burada bir Türk idaresi kurduğu anlaşılmaktadır.


1059'da tekrar Pontusluların eline geçen Şebinkarahisar'ı geri almakla görevlendirilen
Danişmentlü beylerinden Sevli Bey, Çarşamba, Ünya ve Giresun kalelerini ele
geçirdikten sonra, muhtemelen Aksu vadisini yahut ona yakın bir yolu kullanarak
içeri doğru yönelmiş ve Şebinkarahisar'ı tekrar geri almayı başarmıştır. Bu
başarısı üzerine, Ünye, Giresun, Şebinkarahisar ve Kırık bölgesini içine alan
havalinin yönetimi, Danişmend Gizi'nin damadı ve bu devletin önemli komutanlarından
biri olan Sevli Bey'e verilmiştir. Bu egemenlik dönemi çok uzun sürmemişse de,
kısa zaman içinde Kafkasya'dan gelen Türk oymakları veya bu oymaklara bağlı
unsurlar muhtelif bölgelere yerleştirilmişlerdir. Kırık idari alanının bazı
bölgelerinde, kurulmuş olan Müslüman mezarlıklarını, bu dönemin iskan faaliyetleri
ile ilişkilendirmek mümkündür. Bahsi geçen mezarlık kalıntıları içinde bulunan
şahidelerden bazılarına düşülen tarihler ile, Fatih döneminde oluşturulan Şeyh
Mahmut Zaviyesi Vakfının sınırlarını belirleyen senette Tataristan meşhetleri
olarak kaydedilen mezarlılklar bunu göstermektedir .

Tarihi kaynaklar, 1073-1074 yıllarında, Karadeniz yöresinin kırsal alanında
Türkmenlerin fetih faaliyetlerinde bulunduklarını, 1080 yılında Danişmendlilerin,
Samsun yöresini aldıktan sonra Kelkit vadisi boyunca ilerleyerek Bayburt'a hakim
olduklarını, bir süre sonra da, Danişmendli beylerinden Emir Yakup ve İsa Böri'nin,
bazı önemli merkezler hariç bütün Doğu Karadeniz bölgesine egemen olduklarını
naklederler . Gerek bu dönemlerde gerekse daha sonraki zamanlarda Şebinkarahisar,
havalisi ve kuzey hinterlandı sayılabilecek Kırık yöresine yerleştiği ifade
edilen Türk oymakları olarak Afşarlar, Çepni(veya Çapan), Karaöylü, Kızık, Salur,
Kınık, Çavdar, Kargın, Bayındır, Kürtün ve diğerlerini zikredilebiliriz. Bu
oymakların, yerleştikleri bölgelere ya oymaklarının ya da saygın kişiler olan
beylerinin, şeyhlerinin adlarını verdikleri de bilinmektedir . Komnenler'in
kurduğu Pontus Devletinin, sınırlarını XII. Yüzyılda başlayan Çepni beylerinin
akınları sebebi ile kuzeye doğru çekme gereği duyduğu anlaşılmaktadır.

XIII. yüzyılın ikinci yarısında ise, bu günkü Ordu vilayetinin, Giresun'un da
güneyi ile Batlama Geçilik suyu hattının batısında kalan bölgenin tamamının
fethedilip Müslüman Türk iskanına açıldığı bilinmektedir . Demek oluyor ki,
Giresun merkez ve onun doğusunda kalan topraklar Pontus sınırları içinde daha
uzun yıllar Türk fütühatını beklerken, Şebinkarahisar, Kırık ve Bulancak coğrafyası
İslamlaşma sürecine girmiş bulunuyordu. Başka bir ifade ile, Osmanlıya bağlanmazdan
önce fethedilen bu bölgeler, İslam Tarihinin bir parçasını yaşamaya başlamışken,
kuzey-doğuda kalan alan halen bir Hıristiyan beldesi özelliği ile başka bir
tarihi süreç yaşamakta idi.

Bu bakımdan, Şebinkarahisar havalisinin ve Niyabet-i Kırık denilen idari bölgenin
tarihi ile Giresun'un tarihini aynı konu başlığı altında değerlendirmek ve Kırık
bölgesinin tarihini, bu günkü idari yapıya bağlı kalarak incelemeye çalışmak
bir metod hatası oluşturabilir.

Şebinkarahisar ve sonradan ona bağlandığı bilinen Kırık bölgesinin tarihini
Giresun'un tarihi ile birlikte düşünme ve inceleme alışkanlığı, buranın kurulduğu
günden beri Giresun'a bağlı kaldığı zannından kaynaklanıyor olabilir. Oysa,
XIX. yüzyılın son yarısında bağlandığı zamana kadar Şebinkarahisar'ın hinterlandı
olan Kınık'ın, tam olarak Giresun ile ortak bir tarihinden söz etmek mümkün
değildir. O halde Kırık'ın eski tarihini Giresun'un tarihi içinde aramak, doyurucu
bilgilere ve tespitlere ulaşmamızı engelleyebilir.

Genel olarak bakıldığında burası; Osmanlı yönetimine girmezden önceki dönem,
Osmanlı İdaresi altına girdikten sonraki dönem ve Cumhuriyet idaresi altındaki
dönem olmak üzere üç ana tarihi süreç yaşamıştır. İlkçağdaki siyasi durumunu
yukarıda özetlemeye çalıştığımız bölgenin, Oğuz akınları ile başlayan, Osmanlı
öncesi durumunu da eldeki bilgilerden yararlanarak ifade etmeye çalışalım:

Bu günkü Giresun ilinin sınırları içinde kalan Alucra, Şebinkarahisar, Çamoluk,
Dereli ve Kovanlık Beldesi ile, daha güneyde kalan Kelkit havzasının, Türkler
tarafından, XI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren yerleşim alanı olarak seçildiği,
tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Anadolu'da kurulan ilk Türk beyliklerinden
olan Danişmentli beylerinden Emir Yakup ve İsa Böri komutasındaki Türkmenlerin,
Çoruh Kelkit havzasını takip ederek Ordu-Giresun-Trabzon kırsalında, faaliyetlerde
ve akarsu vadilerini kullanarak sahile sarkma girişiminde bulunduklarını yukarıda
ifade etmiştik.

Yöreye, güney istikametinden(Reşadiye-Ş.Karahisar) gelerek, 13.yüzyılın son
çeyreğinde yerleşen en ünlü Oğuz oymağı Çepniler olmuştur. Latin saldırısından
kaçan Pontus Rumlarının, bölgenin daha çok sahil kesimini iskana açmaları ise
aynı yüzyılın başlarına rastlar . Bölge topografyasının nüfus hareketlerine
güney-kuzey istikametinde imkan tanımaması ve göçebe Türkmenlerin daha çok yaylak
alanları tercih etmeleri sebebiyle,ilk Türk yerleşiminin, fetihlerle beraber
güney istikametinden olduğu dikkate alınacak olursa, kırsal alanın sahil kesiminden
çok daha önce Türk yerleşimine açıldığı anlaşılmış olur. Buralara yerleşen Türkmenlerin,
meskun oldukları yerlere kendi adlarını verdikleri bilinmektedir.

Söz gelimi Bayındır, Bulancak ilçesinin güneyinde yüksek bir köydür. Dereli'nin
yüksek köylerinden olan Hapan Köyü, Peçenek Türklerine ait Kopan isminin bu
gün galatı olarak kullanılmakta olduğuna yukarıda da işaret etmiştik. Öte yandan,
XI. yüzyılda bölgede akınlarda bulunan Danişmendlü Türkmenlerinden Sülü Bey'in
adı da yine, Yavuzkemal beldesinin Süllü mahallesi olarak kullanılmaktadır.
Bu ismin "sulak toprak" adından geldiği rivayeti ise zorlama bir yorumdur.
Sülü Bey'in, Gümüşhane'de meskun olan Kürtün oymağına mensup bir kısım Türkmen'i
buralara yerleştirmesinin anısına, Pınarlar köyünün bir mahallesi de yine Kürtün
olarak bugün kullanılmaktadır .

1455 tarihli Ordu yöresine ait tahrir kayıtlarında Niyabet-i Kıruk İli'ne bağlı
gösterilen karye(köy) ve mahallelerden bazıları Karadanişmend, Ahmetalanı, Kızıltaş,
Menense (Melense), İğdir, Firuz (Güzyurdu) Bayramdanişmend, Sarıyakup, Kösehasan,
Botar (Bodar), Kayaalanı (Kayalan) adları ile zikredilmektedir ki, bu isimlerin
hepsi de, bir Türk Beyi'nin ya da doğrudan oymağın yerleştiği yer adı olarak
bu gün bahsi geçen bölgede kullanılmıştır .

Bahsini ettiğimiz yer ve sair adların içinde Rum adının bulunmaması dikkat çekmektedir.
Demek oluyor ki, Rum nüfusun bu bölgeye intikali, Müslüman Türklerin iskanından
çok daha sonra olmuştur.

Osmanlı'nın hakimiyetine girinceye kadar geçen dönemde, Çepni Oymağının(yahut
Beyliği) bölgeye egemen olduğu anlaşılmaktadır. Nüfus olarak bu oymağın hakim
olduğu bölgelerde, müstakil bir beylik kurup kurmadığı meselesinde, neticeye
ulaşılabilmiş değildir. Çepniler üzerine uzmanlığı ile tanınan Prof. Dr. Faruk
Sümer'in araştırmalarına ve 1515 tarihli tahrir kayıtlarına dayanılarak verilen
bilgilere bakılacak olursa Keşap, Dereli,Yağlıdere, Görele, Çanakçı, Tirebolu,
Kürtün ve Eynesil'i de içine alan bölgede, bir Çepni beyliğinden söz etmek mümkündür
.Ancak Kırık bölgesine gelerek buraları iskana açanların,Sinop tarafından Niksar
ve Canik havalisine gelen Çepniler olduğu akla daha yatkın durmaktadır.

Bölgenin Osmanlı hakimiyetine girdiği dönem Yıldırım'ın Canik bölgesini ülke
sınırlarına dahil ettiği zaman dilimine rastlar. Bu kısma girmeden önce Kırık
bölgesini de içine alan bu coğrafyada hangi Türk beyliklerinin egemenlik kurduğunu
tespit etmemiz, konuyu kolay aydınlatmamızı sağlayacaktır:

Merkezi genellikle Erzincan olan ve Mengücük Gazi tarafından Malazgirt muharebesinden
hemen sonra kurulduğu bilinen bu beyliğin en geniş olduğu dönemlerde, Erzincan,
Gümüşhane,Divriği, Kuzey Tunceli ve Giresun'unun güney kısımlarını içine alan
bölgeye egemen olduğu anlaşılmaktadır. 63 yıl hüküm sürmüş olan Behramşah'ın
oğullarından Muzaffereddin Mehmed, Şebinkarahisar(Kolonea)'da hüküm sürmüştür.
Kırık bölgesinin bu dönemde göçebe Türkmenler tarafından yaylak ve güzlek olarak
kullanıldığı tahmin edilmektedir .

Merkezi Niksar olan Danişmentlü Beyliğine bağlı Türkmenlerin, Pontus Rumlarına
karşı yürüttükleri gazâ faaliyetlerinde, Kıruk bölgesinin bir geçiş koridoru
olarak kullanılmış olabileceğini, mevsuk bir kaynak olmasa da, tahmin etmek
zor değildir. O günün şartlarında savaşlar yazları ve açık alanlarda yapılmakta
olduğuna göre, daha kuzeyde yer alan sık ormanlık alanlar yerine yüksek yaylaların
savaş alanı olarak seçilmiş olması zorunluluğu da, bu ihtimali kuvvetlendiren
bir unsur olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Çepni beyi Süleyman Bey'in bölgeyi
fethinden(1397) sonra yapılan tahrirlerden de anlaşılacağı gibi, bu dönemlerde
bölgede Rum nüfus bulunmamaktadır. Bu durum bize, Pontus Rumlarının Kırık bölgesinde
bu dönemde meskun olmadıklarını gösterir. Ancak Şebinkarahisar ve Suşehri gibi
bölgeleri elde etmek için, iki taraf arasında yapılan mücadelelerde, coğrafi
bir zorunluluk olarak geçiş koridoru yerine kullanıldığını söylemek mümkündür.

Giresun Merkez ilçeye bağlı Tekkeköy'de türbesi bulunan Yakup Halife'nin, Süleyman
Bey ile bölgeye gelip yerleşen Çepnilerin içinde bulunduğu ve zaman zaman Kelkit
vadisinden sahile inerek gaza faaliyetinde bulunan akıncıların varlığına dair
bilgiler dikkate alındığında, bölgenin bir nevi yazlık "üs" gibi kullanılabileceği
ihtimali de dikkatlerden kaçmamalıdır. Değerli bilim adamı Mustafa Kafalı'nın
naklettiğine göre, 11.yüzyılın başlarında Selçuklu Ordusundan bir kol Malatya
istikametinde fetihlerde bulunurken, Emir Dinar komutasındaki diğer kol da,
Pontus egemenliğinde olan Şebinkarahisar ve yöresi üzerine yürüyerek önemli
faaliyetlerde bulunmuştur. Sultan Melikşah'ın da Karadeniz sahiline kadar ulaştığı
ve burada bölgenin, nesline yurt olması için dua ettiği rivayet edilmektedir
. Bu bilgilere bakarak diyebiliriz ki, Şebinkarahisar ve çevresi, Kırık yöresi
Osmanlı idaresine girmeden önce Türk-İslam kültürü ile tanışmış ve buralar Türk
yurdu haline getirilmiştir.


2-Niyabet-i Kıruk:


a)Osmanlı İdaresi: Osmanlı idaresine girmesinden önce Canik (yahut Canit)
bölgesi, merhum Uzunçarşılı'nın tespitine göre Ordu vilayetini de kapsayan iki
kısımdan oluşmakta idi. Bunlardan birisi, Samsun Çarşamba bölgesini içine alan
Sivas Caniği iken, diğeri Niksar, Ünye, Fatsa ve Şarkikarahisar'ı içine alan
Karahisar Caniği'dir. Bahsini ettiğimiz bu bölgenin idaresinde farklı zamanlarda
egemenlik kuran üç önemli beylikten söz edilebilir. Bunlar Taceddinoğulları,
Hacıemiroğulları(Bayramlu) ve Şebinkarahisar Beylikleridir.

Merkezi Niksar olan Taceddinoğulları Beyliği, İlhanlı hakimiyetinin zayıflaması
üzerine Ortaanadolu'da bağımsız hareket eden Eretna(Kadı Burhaneddin ) devletine
vergi ve asker göndererek egemenliğini sürdürebilmiştir. Niksar'dan başka Ordu,
Şarkikarahisar, İskefser (Reşadiye) bu beyliğin egemenlik alanı içindedir.

Taceddinoğulları beyliğinin doğusunda, Giresun merkez köyleri ile Bulancak ve
Kırık bölgesini içine alan bir diğer beylik de Hacıemiroğulları'dır. Bu beylik
Osmanlı'ya bağlandıktan sonra Vilayet-i Bayramlu adını almıştır. Hacıemir Bey'in
oğlu Bayram Bey'in tipik bir uç beyi olarak Trabzon Rum Devleti'ne karşı yürüttüğü
etkin mücadeleler nedeniyle bu devlete "Bayramlu" da denilmiş olmalıdır.
İşte Kırık ve çevresindeki alanlar bu beyliğin emirlerinden olan Süleyman Bey
tarafından 1397'de fethedilmiştir.

Şebinkarahisar ise, tam anlamıyla müstakil bir beylik olamamış, genellikle bölgede
hakim olan Türk devletlerinin emirleri tarafından idare edilmiştir. İlhanlı
devletinin vezirlerinden olan Çoban Bey'in torunu Şeyh Hasan-ı Küçük, bir ara
burada bağımsızlığını ilan etmiş ve 1338 yılına kadar bağımsız kalmıştır. 1343'de
Eretna devletine bağlanan Şarkikarahisar, Osmanlı idaresine geçinceye kadar
Erzincan Mutahharten Emirliği ile Melik Ahmet ve Akkoyunlular(1422) arasında
egemenlik mücadelesinin alanı olmaktan kurtulamamıştır. Kırık bölgesinin Osmanlı
idaresine girmesinden üç çeyrek asır sonra, Fatih'in Otluk beli Savaşı dönüşünde
uğradığı şehirde, kale dizdarı Darab Bey'in şehrin anahtarlarını teslim etmesi
ile burası Osmanlı'nın Şarkikarahisar sancağı haline dönüştürülmüştür .

Şarkikarahisar'ın sancak olması ile Kırık bölgesinin de buraya bağlandığı anlaşılmaktadır
Kırık bölgesinin Şarkikarahisar'a bağlanmasından önce, Türk unsurların buraya
ne şekilde yerleştiklerine dair bilgileri aktarmaya çalışalım:

Kösedağ Savaşı(1243)'ından sonra A.Selçuklu Devleti'nin zayıflaması üzerine,
müstakil hareket etmeye başlayan Türkmen beylerinden bir olan Niksar Hacı Emirli
Beyliği, Kelkit vadisini takip ederek kuzey-doğu istikametinde genişlemeye başlamış;
beyliğin emirlerinden olan Süleyman Bey, 1397'de Reşadiye(İskefsir), Ş.Karahisar
ve Kürtün taraflarında faaliyette bulunarak, buralardaki Çepni ve diğer Türkmen
oymaklarını kendisine bağlamıştır. Ayrıca bu fetihten sonra, Eymir, Kargın,Alayuntlu,
Bayındır, İğdir,Döğer gibi başka Türk oymaklarının da bölgeye yerleştiği, Kırık
bölgesinin de asıl bu dönemde meskun hale getirildiği anlaşılmaktadır. Yerleşimin
bu kadar eski olmasına karşın, tarihi eserlerin yetersiz olmasının iki sebebinden
söz edilebilir. Bunlar, yapı malzemesi olarak taşa ihtiyaç duymayacak kadar
bol ve kolay kullanılabilen ağacın tercih edilmesi ve Türkmenlerin konar-göçer
yaşayışını çok geç bırakmış olmaları.

Hacı Emirli Beyliği'nin, bir diğer Selçuklu beyliği olan Kadı Burhaneddin Eretna
Devleti'ne bağlanması ile, buralar da İskefsir idari alanının içinde bahsi geçen
devletin topraklarına katılmıştır. Kadı Burhaneddin'in ölümü üzerine, Eretna
Devleti'nin toprakları Osmanlı'ya bağlanmış(1399), Ancak Yıldırım'ın Ankara
Savaşı'nda Timur'a yenilmesi ve Anadolu'da siyasi birliğin dağılması üzerine
bölgede, Hacı Emiroğulları'nın hükmü, zayıflayan Osmanlı yönetiminin önüne geçmeye
başlamıştır . 11 yıl süren otorite eksikliğinden sonra, Osmanlı yönetiminin
buralarda yeniden tesis edildiği, 1427'de yeniden Osmanlı idaresinin kurulduğu
1455 tarihinde yapılan tahrir kayıtlarından anlaşılmaktadır. Söz buraya gelmişken
Kırık nahiyesinin tarihine ışık tutabilmek ve İslamlaşmayı sağlayan Türk dervişlerinden
bahsedebilmek açısından, bahsi geçen tahrir defterindeki kayıtları daha yakından
analiz etmemiz gerekmektedir.


b)Niyabet-i Kırık'ta Yerleşim: Ordu-Giresun ve çevresinin tarihi kaynakları
üzerine yaptığı araştırmaları ile tanıdığımız Bahaddin Yediyıldız ve Ünal Üstün'ün,
Ordu Yöresi'nin Tarihi Kaynakları-I adı ile neşre hazırladıkları 1455 tarihli
tahrir defterinde, Canik-i Bayramlu sancağının 22 idari bölümü bulunmaktadır.
Bunların en önemlileri, Geriş-i Bucak(Ordu merkez),Niyabet-i Ordu, Bölük-ü Bedirlü(Ordu),
Bendehor(Kovanlık), Niyabet-i Hafsamana (Gölköy), Bölük-ü Fidaverende (Aybastı-Kabataş),
Niyabet-i Satılmış(Perşembe-Efirli), Niyabet-i Çamaş (Çamaş), Niyabet-i Geriş-i
Bolaman(Bolaman), Niyabet-i Ulubeylü (Ulubey), Nahiye-i Milas(Mesudiye), Niyabet-i
Kebsil (Bulancak''n bir kısmı), Niyabet-i İskefsir(Reşadiye) ve Niyabeti- Kıruk
İlidir. Konumuzun merkezini oluşturan Kırık yöresinin belli başlı yerleşim alanları
ise şu şekilde verilmiştir:



Kızılcaviran: Timar-ı İnâyet Ağa olarak kayıtlarda yer aldığına göre, bu gün
Yuva Köyüne bağlı İnâyet mahallesi olmalıdır. Nitekim yöre üzerine kayıtlı tapularda
da burası İnayet olarak geçmektedir. Geniş çayırlık alanların bulunduğu bu bölgede,
bir çok ev yeri, körük ve seramik kalıntılarının bulunması, yerleşimin eskiye
dayandığının önemli bir delili olarak kabul edilebilir.

Buraya, Osmanlının son zamanlarında Rum aileler de getirilip yerleştirilmiştir
ki, bu ailelerin en şöhretlisi, 1904 kayıtlarına göre Kırık nahiyesinde meclis
azası olarak da görev alan Kırçıloğlu Anastas Ağa olmalıdır. Bu zat, Milli Mücadele
yıllarında Pontus Rum Cemiyeti ile iş birliği yaptığı gerekçesi ile Osman Ağa
tarafından idam ettirilmiştir .

Nenelü: Kızılcaviran ve İnayet Ağa tımarına bağlı olduğu tahrir kaydından anlaşılan
bu yerleşim yerinin, bu günkü Güzyurdu Köyünün bir mahallesi olarak aynı adı
kullanmaya devam ettiği bilinmektedir. Her iki yerleşim bölgesinde de Rum adı
ve haraci vergi kaydı yoktur.

İşren(eşeren): Tahrir kayıtlarında Bi-ism-i Yuva-yı küçük olarak zikredildiğine
göre, bu günkü Yuva Köyü olmalıdır. Çevre ve köy halkının eskilerinden duydukları
da bu tespiti doğrulamaktadır. F. Sümer, Yuva adının Kaçar boyuna bağlı başlıca
obalardan biri olan "Yıva"adından geldiğini zikreder. Gerçekten de
Anadolumuza ilk yerleşen başka Türkmen grupları içinde bu ada rastlamak mümkündür.
Buna bakarak Yuva adının böyle bir tarihi kökeninin olduğunu düşünmek yanlış
olmaz. Hoşkadem Ağa'nın tımarı olan Yuva karyesinde biri bekar toplam 10 nefer
bulunmaktadır. Tahrirde Tanrıvermişoğlu Pir Ahmet, Şeykemoğlu Mevlânâ Yusuf
Fakih, Bedir Fakihoğlu Mevlânâ Hasan Fakih, Mevlânâ Musa Fakih, Sevündükoğlu
Şeyh Pay ve Pir Aziz Fakih adları zikredilmektedir. Bu kişilerin hayatları hakkında
yeni bilgilere henüz ulaşamadık. Ancak bu isimlere bakarak, çevrede Türk dervişlerinin
ne kadar etkin olduğu konusunda bir fikir edinmiş olabiliriz.

Farsalanı: Bu ismin yer adı olarak hangi yerleşim birimine ait olduğunu henüz
tespit edemedik. Halkın ifadesine göre burası, Hapan köyüne bağlı Gartalan mahallesidir.

Kozalanı(guzalan):Pınarlar köyünün bir mahallesidir. Halk dilinde Kürtün olarak
da bilinen bu bölgeye, Kürtün Oymağının bir kısmının gelip yerleştiğini düşünmek
mümkündür. Söz konusu tahrir kaydında burası ile ilgili olarak, Şeyh Kerameddinoğlu
Şeyh Seydi Ali, onun kardeşi Seydi Ahmet ve Ahmet Karahisarî adları zikredildikten
sonra "derviştirler muaftırlar" denilmektedir(s.394).

Menense(Melense): Bu günkü Konuklu Köyünün en eski mahallelerinden birisidir.
Tahrir kaydında Köse Hasan Karye olarak zikredilmektedir. Ancak burasının sonradan
Melense karyesinin merkez mahallesi haline getirildiği Şeyh Mahmut Zaviyesi
vakfiyesinden anlaşılmaktadır.

İğdir:Konuklu'nun bir mahallesidir. Bahsini ettiğimiz tahrir defterinde bu ad
başka yerler için de kullanılır. Faruk Sümer'in Tirebolu üzerine yaptığı çalışmada,
bu ismin Oğuzların 24 kolundan birisi olarak kaydedildiğini yukarıda da zikretmiştik.
İğdir adını, Selçuklu dönemi Anadolu'sunu konu eden başka kaynaklarda da yer
ve topluluk adı olarak bulmak mümkündür.

Ahmetalanı:Yavuzkemal(belde olmazdan önce Şıhlar Köyünün)'in bir mahallesi olan
bu yerleşim alanında 14 nefer bulunmaktadır. Demek ki geniş bir yerleşime sahiptir.
Burada da Ali Fakihoğlu Şeyh Hasan adında bir Türk dervişinden söz edilmektedir.


Bayramdanişmend:Yavuzkemal'in bir mahallesidir.

Karadanişmend:Hoşkadem Ağa'nın Timarıdır. Bu gün Yavuzkemal'in bir mahallesidir.
4 nefer olduğuna göre küçük bir yerleşim alanıdır

Şebsatan: (Karakölüs ve Külahlı) olarak da zikredilmektedir. Buranın da bu günkü
karşılığını henüz tespit edemedik.

Karakoca: Karakoç adına, başka kaynaklarda, başka yerlerin adı olarak da rastlamak
mümkündür. Nitekim bahsini ettiğimiz tahrir defterinde Niyabet-i Kebsil(Bulancak'ın
bir kısmı) içinde ayrı bir yer adı olarak zikredilmektedir. Ancak Kırık idari
alanı içindeki Karakoca, bu gün Konuklu köyünün bir mahallesi olan Karakoç yerleşim
alanı olmalıdır. Zira nefer sayısı ve yerli halkın ifadeleri bunu doğrulamaktadır.

Derecikalanı:Burası Kovanlık beldesi sınırları içindedir. Buna bakarak, Tahrir
kaydının yapıldığı bu dönemde Niyabet-i Kırık'ın sınırlarının en az Kovanlık'a
kadar uzandığını düşünmek mümkündür.

Sarıyakup: Kızıltaş yakınlarında bir köydür. Burada Şeyh Hamza adında bir Zaviye
mensubunun yaşadığı zikredilmektedir.

Botur me'a Kayaalanı: Yavuzkemal belde merkezi olan Bodar ile Kayaalanı mahallesidir.
Bu iki yer de Şeyh Mustafa Vakfıdır. Kırık bölgesinin yapımı en eski olan(1796)
camii buradadır.

Karye-i Şeyh:Burası,Şeyh Mustafa zaviyesi vakfı olan Şıhlar olmalıdır. Şeyh
Mustafa'nın burada yaşadığı ve irşadını da buradan sürdürdüğü anlaşılmaktadır.
Akkoyunlu hükümdarına, dizini örs yerine koydurup demir dövdürerek kerametini
gösterdiği şeklindeki rivayetin izafe edildiği zatın bu olduğu düşünülebilir.
Şıhlar köyü halkının Şıhoğulları, Kadıoğulları ve Alaaddinoğulları adlı sülalelerden
teşekkül ettiği kabul edilir.

Kızıltaş: Şeyh Mustafa'ya ait olduğu ileri sürülen türbe bu köydedir. Köy halkı,
atalarının İran'dan buraya geldiğine inanır.

Bu isimlerin dışında bu günkü karşılığını bulamadığımız Farsalanı,Göksa,Depealanı,
Saruilbey, Kaşukçıalanı, Köylü, Tomi,Sevliköy, Babalu, Bartmış, Canitalanı gibi
yerleşim alanları da bulunmaktadır.

Ayrıca, sonraki yıllarda kurulduğu anlaşılan ve bu yüzden de bahsi geçen tahrir
kaydında adı zikredilmeyen, adını bir Türkmen beyinden/yahut oymağından aldığı
anlaşılan bu günkü Güzyurdu Köyünün Feroğuz mahallesi olan Karye-i Firuz; Adını
Kürtün Oymağına bağlı bir Türk beyi olan Sülü Bey'den alan ve bu gün Yavuzkemal'in
bir mahallesi olan Süllü; Yine Yavuzkemal'in bir mahallesi olan Hapan isminden
bahsedilmemektedir. Kuruluşu çok eski olan Hapan isminin tahrirde kullanılmaması,
buraya bağlı mahallelerin adlarının ayrı ayrı zikredilmiş olmasından da kaynaklanmış
olabilir .

Bu isimlere bakarak, Niyabet-i Kırık'ı genel olarak, Firuz(Feroğuz mahallesi/
Güzyurdu)-Derecikalanı (Kovanlık)-Bektaş-Kulakkaya-Süllü-Kürtün (Pınarlar)-İkizsu
(ikisu)- Kızıltaş köylerini de içine alan genel bir coğrafya olarak tarif etmek
mümkündür. Bu coğrafyanın genel özelliğine bakıldığında; bu günkü Dereli ve
Bulancak ilçelerinin yüksek köyleri ile Karagöl Dağı'nın güneyinde kurulan yüksek
platolardan oluşmuş, tarıma fazla elverişli olmayan, o günün göçebe Türkmen
kültürüne de uygun olarak hayvancılığa elverişli bir arazi yapısına, bitki örtüsüne
ve iklim şartlarına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden, Türkmenler daha
güvenli ve hayvanlarını rahatça otlatabilecekleri bu bölgeyi; gür ve dikenli
bir bitki örtüsüne sahip, denizden saldırılara açık sahile bakan alanlardan
daha önce yurt olarak tercih etmişlerdir.

Niyabet-i Kırık denilen bölgede tam anlamıyla köy hayatının hakim olduğunu,
bu yüzden değerlendirmelerimizi o dönemin köy hayatına göre yapmamız gerektiğini
hesaba katarak; Osmanlı tarım toplumunun çekirdeğini oluşturan köylülük ile
ilgili kısa bir analiz yapabiliriz:


c)Niyabet-i Kırık'da Köy Hayatı: İncelediğimiz dönemde, genel olarak bölgenin
yüksek kesimlerinde ve Niyabet-i Kırık kapsamında, halkın yarı göçebe bir hayat
yaşadığı anlaşılmaktadır. Çok dağınık olan köy hayatında "karye" olarak
isimlendirilen yerlerin çoğunda, hane sayısı 25'i geçmemektedir. Hatta bu bazı
yerlerde, arazi şartlarının elverişsizliği ve ekilebilir alanların yetersizliği
nedeni ile bu 3'e kadar inmektedir. Tahrir kayıtlarına da yansıdığı gibi köy
nüfusu içinde Rum unsur bulunmamaktadır. Köylerde genel olarak hayatı yönlendiren
ve halkı idare eden kimseler, Köy imamı, Sipahi, Kethüdâ ve varsa Zaviye şeyhi
yahut onun ve Kadı'nın nâibidir. Kethüda, genellikle yaşlı ve saygın kimselerden
seçilir, köyde "gençler ocağı"nı teşkil eder, içlerinden birini de
yiğitbaşı atar; böylece toplum-devlet iç içeliğinin güzel bir örneği teşekkül
etmiş olurdu . Mezralar ve karyeler arasındaki ilişkileri dar ve elverişsiz
yamaçlardan geçen atyolu denilen yollar sağlamaktadır.

Buraların vergilendirilmesi ile ilgili olarak, öküz sayısına göre ifade edilen
arazi taksimatında, bir çift öküzün işleyebildiği araziye Çiftlik, bunun yarısı
kadar olan yerlere nim ve bunun da yarısını oluşturan ekilebilir yerlere ise
ekinlü denilirdi. Yapılan kayıtlardan anlaşıldığına göre Kırık da, bir çift
öküzün işleyebildiği genişlik miktarınca çiftlik çok yoktur. Bunun sebebi arazi
şartlarının elverişsizliği ve ekilebilir alanların darlığı olmalıdır.

Ayrıca, ilk Türk nüfusunun yerleşiminden 60-70 yıl sonra yapıldığı anlaşılan
1455 tarihli tahrir kaydında belirtildiğine göre, vergilendirilebilir ve vergiden
muaf hane göz önünde bulundurularak tespit edilebilen nüfusun da çok yoğun olmadığı
anlaşılmaktadır .

Niyabet-i Kırık içinde faaliyet gösteren Şeyh Mustafa, Şeyh Hamza ve Şeyh Mahmut
Zâviyelerinin bölgedeki etkinliğini, mahallelere yayılmış olan şeyh, pir, derviş,halife,
fakih gibi unvanlara bakarak tespit etmek zor değildir. Ancak hemen ifade edelim
ki, kayıtlarda çokça yer alan bu isimlerin gerçek anlamda, bir tarikat şeyhi
anlamına gelmediğini, daha çok bilge kişileri, derviş meşreplileri ve din görevlisi
kimseleri ifade etmek için kullanıldığını söylemeliyiz . Kökünün Horasan/Türkistan
olduğunu yukarıda ifade ettiğimiz halk kültürünün, özellikle bu zâviyeler aracılığı
ile dinamik kaldığını, kuşaktan kuşağa coşkulu ve sözlü öğreti ile aktarıldığını
görmekteyiz. Anadolu'nun başka yerlerinde olduğu gibi, bu bölgede de derviş
unsurların, toplumun her kesiminin yaklaşamadığı ıssız bölgelere girdikleri,
gayri müslim unsurlar arasına girerek, mistik musiki ve raksın cezbedici ortamında
etkiledikleri topluluklara Türk-İslam kültürünü aktardıkları anlaşılmaktadır.
O günün Anadolu'sunda hemen her beldede rastlanan bu türden zâviyelerin Pontus
sınırında bir nevi UÇ özelliği taşıyan Niyabet-i Kırık ve Karahisar yöresinde
de İslamlaşma/Türkleşme hareketinin motorize unsuru oldukları görülmektedir.


d)Niyabet-i Kırık'ta Türk Dervişleri: Karahisar-ı Şarkî ve Niyabet-i Kırık
isimleri ile tarihimizde yer almış olan bölgenin demografik, sosyal ve ekonomik
tarihini ilgilendiren tespitler yapmamıza yarayacak olan en önemli döküman,
şimdilik 1455 tarihli tahrir defteridir. Bilindiği gibi tahrir defterleri, nüfus
sayımı yapılmak üzere değil, vergilendirilebilir yetişkin erkek nüfusu tespit
amacı ile hazırlanmıştır. Bu bakımdan bölge ile ilgili tahrir defterinde, büluğ
çağının üzerindeki evli ya da bekar(mücerred-caba) erkek vergi mükellefi olabilecek
kimselerin ismi kayıt altına alınmıştır. Bunların yanında vergiden muaf tutulan
müsellemler ve genellikle "derviştirler muaftırlar" şeklinde ifade
edilmiş olanlar da vardır. Bunlardan asıl üzerinde durmayı düşündüğümüz, bölgenin
İslamlaşmasını da sağlayan sûfî unsurların konumları ve etkinlikleridir.

Kaynaklarda daha çok Horasan Erenleri ismi ile anılan Türk derviş kitlelerinin,
Ahmet Yesevî-Türkistan ekolüne bağlı kimseler olarak, Anadolu'nun Bizans ve
Pontus sınırlarında gaza faaliyetlerini yürüttükleri bilinmektedir. Tarihimizin
klasik kaynaklarını oluşturan Aşıkpaşazâde, Neşrî ve anonim Tevârih-i Âli Osman
gibi eserlerde çokça zikredilen, bu Kolonizatör Türk Dervişleri'nin, Karadeniz'in
bu yöresinin İslamlaşmasında ve bir Türk-İslam beldesi haline gelmesinde öncelikli
katkılarının olduğu kesindir. Özellikle Moğol İstilalarının sebep olduğu göçler
sırasında Mâverâünnehir, Harezm ve Horasan menşeli değişik dinî-sûfî hareketlere
mensup kitlelerin Anadolu'da Malatya, Konya, Kayseri, Amasya, Tokat, Sivas,
Erzincan gibi merkezlere yerleşip zâviyeler kurduklarını; buralara geldikleri
bölgelerin adlarını taşıdıklarını biliyoruz .

Bu Türk derviş kitlelerinin bir kısmının şehir hayatına uygun olarak Mevlevîliği,
Kübreviliği benimsediklerini, bir kısmının da yarı göçebe kültürünün mecbur
ettiği hayat tarzına uygun olarak Yesevi/Bektaşi kültü ekseninde toplandıkları
tarihi kaynaklardan anlaşılmaktadır .

Muntazam olarak ilk Türk yerleşiminin gerçekleştiği tahmin edilen 14.yüzyıl
başlarında Kırık yöresinde,Yesevi/Bektâşi ekolüne bağlı Türk dervişlerinin ve
az sayıda da Âhi mensubunun varlığını kuvvetli bir ihtimal olarak kabul etmek
mümkündür.

Gerek bölge topoğrafyasına gerekse söz konusu tahrir kayıtlarında adı geçen
sûfi unsurların kullandığı adların taşıdığı etimolojik özelliklerine bakılarak,
yerleşik sufi ekollerin buralarda yer etmediği, daha çok göçebe sufiliğinin
yaygın olduğu kabul edilebilir. Zira henüz istikrara kavuşamamış, sürekli Ortodokslarla
mücadele eden, hareketli özelliği ile daha çok UÇ bölgesi niteliği taşıyan Kırık
yöresindeki sufi unsurların, yerleşik medrese kültürüne uygun tasavvufi cereyanlar
ile uzlaşamayacağı kesin gibi görünmektedir. Bunun yanında yaptığımız arazi
taramalarından, bahsi geçen tahrir kayıtlarında sıkça yer alan unvanlardan,
Şeyh Mustafa ve Şeyh Mahmut Zaviyelerine ait, ancak bilimsel analizi tam olarak
yapılamamış kroniklerin içerdiği kavramlardan bu neticeye ulaşmamız mümkündür.

Ortodoks kültürünün bölgeden çıkartılarak İslamlaşmayı sağlayan Türk dervişlerinin
bu bölgede mensup oldukları Şeyh Mustafa Zâviyesinin nerede kurulduğunu kesin
olarak bilemiyoruz. Ancak, halk arasında varlığını halen sürdüren menkıbelerden
anlaşıldığına göre Şeyh Mustafa, tahrir kaydında Mezra'a-i Şeyh, Vakf-ı zâviye-i
Şeyh Mustafa olarak zikredilen ve bu gün Yavuzkemal Beldesi'nin bir mahallesi
olan Şıhlar köyünde yaşamış olmalıdır. Arşiv kayıtlarına bakılarak yapılan yorumlarda,
o gün Niyabet-i Kırık kapsamında yer alan Kızıltaş karyesindeki türbenin Şeyh
Mustafa'ya ait olduğu da ileri sürülmektedir. Sözünü ettiğimiz tahrir kaydında
Karye-i Göksa, Karye-i Botar, Mezra-i Kayalan, Mezra-i Şeyh, Karye-i Depealan
gibi yerlerin rüsûmunun bu zâviyeye vakfedilmiş olması, Şeyh Mustafa'nın Niyabet-i
Kırık'ta etkin bir manevi gücünün olduğunu bize göstermektedir. Öte yandan,
Otlukbeli Savaşı dönüşünde Karahisar'a uğrayan Sultan II.Mehmet'in talimatı
ile Karahisar kadısının riyasetinde oluşturulan bir heyet tarafından Şeyh Mahmut
Zaviyesi adına tanzim edildiği anlaşılan vakfiyeden çıkarabildiğimiz kadarı
ile, Şeyh Mustafa'nın amcası oğlu olan Şeyh Mahmut da Köse Hasan Mezrasında
bir zâviye tesis etmiş ve bu zâviyenin müştemilatından medrese, mescid ve su
kuyusunun bakım, onarım hizmetlerini yürütecek, personelinin iaşesini sağlayacak,
bir vakıf tesisi maksadı ile padişahın huzuruna çıkmıştır. Padişahın huzuruna
çıkmayı gerektirecek derecede ciddi bir durum olduğuna göre, bahsi geçen olay,
konumuz bağlamında önem arzetmektedir. Çevredeki mezralardan devletin aldığı
vergilerin Şeyh Mahmut Zaviyesine aktarıldığını, söz konusu zaviye adına tanzim
edilen vakfiyeden ve sonraki yıllarda mahkeme ilamından anlamak mümkündür .
Eldeki bilgiler onun bu günkü Konuklu Köyü'nün Kösehasan mahallesinde yaşadığını
hatta burada medfun olduğunu bize göstermektedir. Ancak kabrinin yeri konusundaki
bilgiler güvenilir değildir. Bazıları onu, Alucra'nın Boyluca (Zun Karyesi)
köyündeki Şeyh Mahmut (Çağırgan Veli) ile buluştururlarsa da, bunların aynı
kişiler olup olmadığını netleştirebilecek belgeye henüz ulaşılamadığından, bu
hususta kesin şeyler söylemek mümkün olmamaktadır.

Şeyh Mustafa ve Şeyh Mahmut'tan başka, aynı dönemde yaşadığı anlaşılan ve vergi
muafiyeti olan Karye-i Kozalan'da meskun Şeyh Kerameddin, Karye-i Sarıyakup'da
meskun Şeyh Hamza, Seydi Ahmet Karahisârî, Mevlânâ Mehmet Fakih; Mezra-i Köse
Hasan'da Şeyh İdris; Botar'da Şeyh Saru, İmam Hamza Fakih, Şeyh Hüseyin, Mevlânâ
Abdullah; Derecikalan'da Naib Mevlânâ Nebi Fakih; Sevliköy'de Şeyh Bahşayiş
ve Karye-i Yuva'da Bedirzâde Mevlânâ Hasan Fakih, Mevlânâ Musa Fakih gibi başka
isimlerden de söz edilmektedir . Ancak bunlar hakkında, elimizde yeterli bilgi
olmadığından yorum yapmak mümkün olamamaktadır. Şu kadar var ki, Faruk Sümer'in
titiz araştırmalarından da aldığımız cesaretle, bahsi geçen Türk dervişlerinin
Sünni olduğunu, karye ve mezralarda Sünni olmayan unsurların varlığını çağrıştıracak
bir belge henüz bulunmadığını ifade edebiliriz .

15 ve 16.yüzyıllarda yaşadıkları anlaşılan Şeyh Mustafa ve Şeyh Mahmut'un, Akkoyunlular
ile Osmanlılar arasındaki savaşı önlemeye çalışan ve bu konuda Uzun Hasan'ı
uyaracak kadar karizmatik bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılan Halveti tarikatının
önderlerinden Pir Muhammed Erzincanî ile bir ilişkilerinin olup olmadığını ise
şimdilik bilemiyoruz.

Neticede hangi meşrebe bağlı olurlarsa olsunlar, öyle anlaşılıyor ki, bir UÇ
bölgesi niteliğine sahip olan Karadeniz'in bu yüksek beldesinde, Ortaasya step
kültürünün hareketli ve o nispette de mistik karakterini yansıtan kitlelerin,
yönlendirilmesi ve günlük hayatlarının düzenlenmesinde, devlet ile olan ilişkilerinde
bu başbuğ velilerin göz ardı edilemeyecek önemde katkılarının olduğu kesindir.


3-Karahisar-Kırık İlişkisi:


a)İdari Durum:Niyabet-i Kırık, başlangıçta Canik sancağı sınırlarının
batı kısmını teşkil ederken, daha sonraları, Şarkî Karahisar sancağı içine alınmıştır.
Fatih döneminde hazırlanan Şeyh Mahmut Vakfiyesinde, Şarkikarahisar sancağının
bir nahiyesi olarak gösterilmesi bunu doğrulamaktadır. 1866 tarihli salnâme
kayıtlarına göre, Pir Aziz, Akköy(Bulancak) ve Keşap ile birlikte Kırık nahiyesi
de, Sancak statüsüne çıkarılan Giresun'a bağlanmıştır .

1871 yılında belirlenen idari görevlendirmede, nahiyenin ilk müdürlüğüne Mahmut
Ağa, 1901'den sonra Mehmet Pir Efendi getirilirken, bölge eşrafından Hasanusta-zâde
Hacı Hasan Ağa, Fatsalı-zâde Ahmet Tevfik Efendi,Kafangelesoğlu Yani Ağa ve
Kırçıloğlu Anastas Ağa da nahiye meclisine âza olarak seçilmişlerdir.

Bahsini ettiğimiz idari alan içinde zamanla iki yayla-şehir yerleşimi oluşmuştur
Bunlardan biri, konu ettiğimiz dönemin bir kısmında idari alanın nahiye merkezi
olan, bu gün yayla olarak da kullanılan Kulakkaya, diğeri ise Bektaş yaylasıdır.
Her iki yerin de kuruluş tarihi kesin olarak bilinememekle beraber, buraların
Giresun iskelesi ile Şebinkarahisar arasında şap madenlerinin nakliyle oluştuğu
anlaşılan, ticaret yolu nedeni ile önem kazanıp şehirleştiği söylenebilir .


I. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan karışıklıklar sırasında, bölgede devlet
otoritesinin kaybolmasını fırsat bilen Rumların, hayal ettikleri Pontus devletinin
oluşumunu sağlamak için nüfus üstünlüğünü ele geçirme çabalarının bir sonucu
olarak,Müslüman halkı göçe zorlayıcı faaliyetlere girmeleri,Kırık bölgesinin
güvenliğini tamamıyla sarsmış ve giderek Ş. Karahisar -Giresun yolu canlılığını
kaybetmiştir. Bu yüzden Kulakkaya ve çevresi Cumhuriyet idaresi kuruluncaya
kadar kanundışı faaliyetlerin çokça görüldüğü bir yöre durumuna düşmüştür. O
dönemlerin Giresun basınında yer alan haberlere bakıldığında bunu gözlemlemek
mümkündür.

Kulakkaya, tahrir kayıtlarından anlaşıldığına göre, Niyabet-i Kırık'ın yazlık
merkezi ve yörenin en eski yerleşim alanlarından biridir. 1926 yılında nahiye
olan Dereli'den çok daha önce idari bir birim olan Kırık nahiyesinin kışlık
merkezi ise Süllü'dür. Sonradan adı Yavuzkemal olarak değiştirilen Kırık nahiyesinin,
Cumhuriyetin ilk yıllarında(1924-26) belediye başkanı olarak Göksüzzâde Yusuf
Ağa ve nahiye müdürü Ziya Bey'in adı, o günün basınında, yayınladıkları beyanları
sebebi ile yer almaktadır . Eğitim öğretim imkanlarının çok kısıtlı olduğu bu
yıllarda bile nahiye dahilinde 4 ilk mektep faaliyet göstermektedir. 1928 yılında
Giresun Merkez ilçeye bağlı önemli yerleşim merkezlerinde faaliyetine karar
verilen Millet Mekteplerinden birinin de, muallim Mehmet Ali Bey idaresi altında
Yavuzkemal (Şıhlar)'de açılmasına karar verilmiştir.

Kırık bölgesinin 1865 yılında Nahiye olduğu, 1866'da Trabzon eyaletinin bir
sancağı olan Giresun'a Piraziz, Akköy(Bulancak), Keşap ile birlikte bağlanarak,yeni
oluşturulan idari alan içindeki yerini aldığı bilinmektedir. Giresun, 1875'de
Sivas Vilayetinin Şebinkarahisar Sancağına, dört yıl sonra tekrar Trabzon vilayetine
bağlanmıştır. Kırık nahiyesi de bu süre zarfında Şebinkarahisar'a bağlı kalmış,
4 Aralık 1920'de Tirebolu ve Görele ile birlikte Giresun merkez ilçeye bağlanmıştır.1930'da
adının Yavuzkemal olarak değiştirildiği Kırık nahiyesi, idari yönden Karahisar
ile Giresun arasında bir kaç kez gidip geldikten sonra, nihayet 1958'de Dereli
ilçesine bağlanmıştır .


b)"Gariysar Caddesi" Bektaş: Kırık bölgesinin kapsamı alanında
yer alan Ağaçbaşı, Baybahanlar, Sırganlı, Kalıntaş(Gaaltaş), Karagöl, Tamdere,
Kazankaya, Susuz ve Bektaş gibi bir çok yayla ve bunlara bağlı obalardan bahsetmek
mümkündür. Bunlar içinde şehirleşerek yaylak belde haline gelen Kulakkaya ile
Bektaş en ünlü olanlarıdır. Bahsi geçen bu yerlerin önemli hale gelmesinde şüphesiz,
halk dilinde Gariyser Caddesi olarak yer etmiş olan Şebinkarahisar-Giresun arasındaki
ticaret yolu, belirleyici olmuştur.

Karahisar yolunun, ilk defa ne şekilde açıldığı bilinememektedir. Ancak, tarihinin
İlkçağ kavimlerinden Kimmerler'e kadar indiğine yukarıda işaret etmiştik.

Önceleri, Giresun iskelesinden başlayan Şebinkarahisar yolu, Kayadibi-Taşhan-Erimez
Hanları-Despot Suyu-Kulakkaya-Süllü-İkizsu (İkisu)-Tamdere-Asarcık-Tamzara-Ş.Karahisar
ile tamamlanırken; bu yolun yazlık güzergahının da, Kulakkaya-Çeçtepe-Bektaş-Göktepe-Kalıntaş-Aksu-Çobanbağırdan-Yankılı
Kaya-Kınık Yaylası (Koruboğazı)-İzdaşı-Çukurova-Sarıçiçek-Etir Köyü istikametinde
oluşturulduğu anlaşılmaktadır.

Bu yolun yaylalardan geçmeyen kısmına halk arasında Eğribel Şosesi de denilir.
Ortaasya'dan Karadeniz'e ulaşan İpekyolu'nun sahile inen uzantılarından biri
olan bu yolun, Sivas valisi Halil Rıfat Paşa zamanında, onun özel gayretleri
ile, 1884'de ilk defa araç trafiğine açtırıldığı kayıtlarda yer almaktadır.
Yolun araç trafiğine açılması, Kırık bölgesini daha da önemli hale getirmiştir
.

Cumhuriyet döneminde ise, Yol Vergisi ödeyemeyen köylülere 1924, 1925 ve 1927
yıllarında genellikle kazma-kürek kullanarak genişlettirilen Karahisar yolunun
Kulakkaya-Bektaş-Kalıntaş kısmı da bu dönemde araç gidişine müsait hale getirilmiştir
. İşte Kırık bölgesi ile Ş.Karahisar arasındaki yakınlığı sağlayan asıl gelişme,
çoğunlukla halk arasında Gariyser Caddesi olarak da ifade edilen bu ticaret
yolu olmalıdır.

Son derecede bakımsız ve plansız olduğu, o günün basınında çıkan haberlerden
anlaşılan bu yollarda taşıma işi, önceleri katır hayvanları ile yürütüldüğü
için, yaz aylarında bulaşıcı hastalıklara karşı korunma rahatlığı bakımından
nemsiz yayla alanları daha dezenfekte görülmüş olmalıdır. Yolun yoğun olarak
kullanıldığı zamanlarda Bektaş ve Kulakkaya önemli merkezler olmuşlardır.

Öyle anlaşılmaktadır ki, Bektaş çarşı alanına taşınmasından önce, yine yöre
halkı arasında Gaaldaş ya da Gağaldaş şeklinde söylenen Kalıntaş yaylasında,
yazlık panayır kurulmakta, sahil kesiminin insanları ile Şebinkarahisar ve çevresinin
insanları burada buluşup ürettikleri ürünleri ve yetiştirdikleri hayvanları
karşılıklı olarak değiştirmektedirler. O günleri yaşayanlarca Cuma günleri kurulduğu
nakledilen bu panayırın çok şöhretli olduğunu, "Giresun yöresinin en büyük
yazlık pazarı olan Kalıntaş'ta Şebinkarahisar, Alucra, Suşehri,Sis, Orta, Koyulhisar,
Mesudiye, Çarşamba, Perşembe, Ünye, Niksar, Erbaa ve Giresun köylerinden gelen
insanlar, mahsullerini getirerek satarlar"şeklinde dönemin basın yayın
organlarına giren haberlerden anlamak mümkündür . Gerçekten burada halen mevcut
olan tarihi mezarlık, rivayetleri doğrulamaktadır. Kalıntaş pazarına giden yolun
1927'de genişletilip düzenleme çalışmalarının bitirilmesinden bir yıl sonra,
Vilayet Meclisi kararıyla Kalıntaş Pazarı kaldırılmış ve Bektaş Yaylasına nakledilmiştir.

Önceleri Eski Bektaş denilen, bu günkü çarşının batısında Yürücek Tepesi eteğindeki
platoda kurulmuş olan Gariysar Caddesi, sonradan daha aşağıya bu günkü yerine
indirilmiş ve güvenliği sağlamak amacı ile de yazlık bir karakol kurulmuştur
. Bu günkü şehrin Kulakkaya istikametinden girişinde taş-ağaç karşımı malzeme
kullanılarak yapılmış olan eski caminin yapım tarihi 1870 olduğuna göre, bu
kısmın yerleşiminin çok daha eski olduğu anlaşılmaktadır.

Bu günkü Bektaş Pazar alanı,coğrafi ve idari yönden Dereli ilçesinin Konuklu
Köyü'ne bağlı bir yayla beldesi niteliği taşımaktadır. Konum olarak Karagöl
dağının 30 km. kuzeybatısında, Kulakkaya yerleşim alanının güneybatısında, Yürücek
tepesinin güney doğusunda bulunan bir platoda kurulmuştur. I.Dünya savaşı öncesinde
çok kalabalık nüfusa sahip bir yayla kasabası olduğu ifade edilmektedir.

Bektaş'ın önceleri,Eski Bektaş olarak anılan yerde kurulmuş olduğu, o dönemleri
yaşayanların naklinden ve taş döşeli yol kalıntılarından anlaşılmaktadır. Bu
yol, yukarıda da ifade edildiği gibi, tütün ve kuru tarım ürünlerinin sahile
intikali için kullanılan ve sahil ile iç kesimleri bir birine bağlayan, ancak
yazları kullanılabilen kestirme bir yoldur. Bu gün "Fabrika Düzü"
olarak anılan, ve daha önceleri "Gavurhendeği" denilen Kulakkaya'daki
yerde, I.Dünya Savaşına kadar çalıştığı bilinen fabrikanın imal ettiği keresteler
ile Ş.Karahisar'da üretilen, ancak sahilde üretilemeyen malların sevkiyatının
da bu yoldan yapıldığı bilinmektedir . Şap madenlerine giden yolun buradan geçen
kısmı, eski yol izleri dikkate alınacak olursa tam olarak, güney - kuzey istikametinde;
Göktepe - Çamurova - Bektaş Kalesi - ÇeçTepesi şeklindedir .

Bektaş yaylası, sosyo-ekonomik açıdan bölgemizin en rantabl turizm alanlarından
biridir. Karadeniz Sahil Yolu'nun ulaşım açısından devam eden elverişsizliği;
yayla merkezini sahil ve iç kesimlere bağlayan kara yollarının halen onarımsız
oluşu, buranın özellikle dış turizm bakımından sektörel oluşumunu engellemiş
ve bu durum bölgenin fakir kalmasına neden olmuştur. Oysa, bölgenin doğal zenginlikleri
ve halen bakir tabiat ortamı, eşine ender rastlanacak niteliktedir.

Yürücek tepesi,Kabadüz,Arpabeleni sırtları,Doğca sırtı ve Kölükkaya ile çevrili
olan Bektaş pazarını bu gün için önemli kılan, tarihi geçmişindeki derinliğin
yanında;ekonomik ve sosyal bakımdan tampon oluşturabilecek bir mekanda kurulmuş
olmasıdır. Giresun ve çevre illerden gelen çok sayıda insanın ortak buluşma
alanı olan Bektaş yaylasının çevresinde, onunla irtibatlı olan bir çok yayla
ve oba bulunmaktadır. Yukarıda bazılarının adlarını verdiğimiz bu yaylaların
yol bağlantıları Bektaş yaylası Pazar alanına göre şekillenmiştir. Bu yüzden
haftanın üç günü, insanlar bir biçimde buraya gelme ihtiyacı hissederler. Cuma
günü namaz için yakın oba ve yaylalardan gelenlerin oluşturduğu kalabalık, burada
bulunan iki caminin cemaatini oluşturur. Çarşının en canlı olduğu gün ise Pazar
günüdür. Cumartesi günü öğleden sonra başlayan hazırlıklarla, Pazar günü eski
ile yeni, geleneksellikle modernizm buluşmuş olur. Çevre köy ve yaylalarda üretilen
her şey, sahilden gelenler ile bir bakıma değiştirilmiş olur. Aile işletmeciliği
bağlamında genellikle el emeği ile üretilen her tür ürün satılır. Ayrıca burası,
hayvan ticaretinin bölgede en yoğun yaşandığı yayla kasabası olmayı da hak etmiş
olmalıdır.

Yürücek tepesinde yer alan mekanlarla ilgili olarak anlatılan "Hz. Ali
Efsanesi", Çataloluk, Kalıntaş(Gaaltaş), Koçkayası, Aksu vadisi (yukarı)çıkış
havzası ve Karagöl dağı etrafında oluşmuş ilginç buzul gölleri, kültür turizmi
ile ilgilenen herkesin dikkatini çekebilecek özel nitelikli yerler olarak sayılabilir.


Sonuç:

Bu kısa çalışmamızda, kulaktan dolma bilgilerle, daha çok "Pontus Rumları'nın
Ülkesi iken, sonradan Türklerin eline geçmiş bir yer" olarak görülen, eksik
bilgilerin dışında, kuruluş dönemi hakkında pek fazla bir şey bilinemeyen, o
yüzden de yanlış değerlendirmelere muhatap olan bölgenin, ilkçağlardan bu zamana
kadar asıl sahiplerinin kimler olduğunu ortaya koymaya ve buraların İslamlaşmasında
rol oynayan Türk Dervişlerinin tanınması hususunda ipuçlarını yakalamaya çalıştık.

Bu çalışmanın maksadı, Kırık yöresi tarihinin tamamını yazmak değildi. Sınırlı
konumuzun kapsamı içine, bahsi geçen yörenin Osmanlı siyasi ve kültür tarihindeki
yerini koyamadık. Bölge sınırlarını baz alan ilk çalışma olması dolayısıyla
da, arzu ettiğimiz bilgileri muhtevi argümanlara tam olarak ulaşamayışımızın
bir sonucu olarak, çok daha zengin bir makale çalışmasının yapılması mümkün
olamadı.

Buna rağmen, bu günkü Giresun sınırları içinde kalan alanın, ilk olarak hangi
bölgelerden ve ne şekilde Müslüman Türklerin iskanına açıldığını, bu gün siyasilerimizin
bir çırpıda değiştirilebildikleri yer adlarının nasıl buralara yerleşen Türk
boy ve oymaklarının adları ile bu güne kadar anıla geldiğini, o günkü konar-göçer
yaşayışına uygun olarak sağlanan toplum örgütlenmesi içinde yer alan sûfi unsurların
fonksiyonlarını ortaya koyan kayıtları analiz etmeye çalıştık.


Tür : Bilim Tarih : 13.07.2006
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this