MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)’UN ŞİİRLERİNDE ANADOLU VE TÜRK KADINI

Anasayfa » Bilimsel Bildiriler » MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)’UN ŞİİRLERİNDE ANADOLU VE TÜRK KADINI
share on facebook  tweet  share on google  print  

MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)’UN ŞİİRLERİNDE ANADOLU VE TÜRK KADINI

"Bilimsel Bildiriler" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar

      Yrd. Doç. Dr. Ali ATALAY*

 

            Gayesi halkın dertlerine çare bulmak, onu kalkınmış ve saadete ulaşmış bir millet seviyesine yükseltmek olan ve bu uğurda devlet politikalarını milletin lehine doğrudan doğruya ve görünür bir halde uygulamaya dönüştürebilmek için sanatını milli meselelerin sözcülüğüyle vazifelendirerek hem sanatçı, hem fikir adamı ve hem de politikacı vasıflarıyla çalışmış bulunan Mehmet Emin Yurdakul, şiir vadisinde ortaya şaheserler koymamakla beraber, hiç olmazsa bunların imkan zeminini genişletmek bakımından Ziya Gökalp ve Mehmet Akif gibi, devlete ve aydınlara milletini yeniden tanıtan büyük çilekeşlerden biridir.

            O bir milliyetçi, Türkçü, Turancı hüviyet ve asil bir ruh taşıyordu. Fakat aynı zamanda asaletin soyla, parayla gelenine değil ruhla gelenine bağlıydı. Bu yüzden daha talebelik yaşlarındayken “Fazilet ve Asalet” başlıklı eserini yayınladı. Hayatının bundan sonraki yıllarında ona “Milli Şâir, Türk Şâiri” ünvanlarını kazandıracak olan çalışmaları, hep temiz Türklük ruhundaki asalete inancının basamak basamak yükselmiş halini göstermektedir.

            Bir çok insanı çeşitli ümitsizliklere düşürebilecek önemli talihsizlikler Mehmet Emin’i Milli Şair olmaya iten çok güzel tesadüfler olarak bir araya gelmiştir. Bir fakir çocuğu olarak halkın içinde yaşaması ona halkın çilesini tanıttı ve yaşattı. Düzenli ve iyi bir tahsil göremeyişi, onu çağdaşları olan Servet-i Fünuncularla  aynı gayede kalem kullanmaktan alıkoydu sayılır. Çok iyi öğretmenlerin talebesi olamayışı da, edebiyat otoriteleriyle yakından tanışıyor olmayışı da bu güzel tesadüf halkalarındandır. 1888 yılında yaptığı evlilik ise ona Anadolu Türklüğünü içinden tanıma fırsatını doğuran tesadüf halkalarının en büyüğü sayılır. Anasından öğrendiği güzel İstanbul Türkçesi’nin üstüne evlendikten sonra karısının ağzındaki Anadolu Türkçesini katarak bu dilden ve karısının asil ruhunun pınarından Türklük aşkını kana kana içti. Altı defa yarım yıl, üç defa tüm yıl olmak üzere hayatının altı yılını Şebinkarahisar’da dopdolu yaşadı. Şebinkarahisar dağlarını, bağlarını, pınarlarını gezdi; köylüleriyle görüştü, tanıştı, şâirleriyle sohbet etti. İstanbul’dayken nispeten dışardan tanıdığı, biraz da karışık ve büyük şehirli olan Türk halkını Şebinkarahisar dolayısıyla gerçek manada ve saf şekliyle tanıdı; onlarla iç içe yaşadı. Türk köylüsünün yoksulluğuna fakirliğine, bir çok evladı dahil olmak üzere her şeyini kaybetmiş olmasına ve ismi konulmamış sayısız çilelerine rağmen hala ruh zenginliğini, ruh asaletini ve imanını canlı tutuğunu; köylü kadınların muhannete muhtaç olmamak gayesiyle aş için tarlalardan ot toplayarak bu asaleti koruduklarını bizzat Şebinkarahisar’a geliş-gidişlerinde görüyor, kendi ruhuyla bütünleştiriyordu. Anasından sonra, Şebinkarahisarlı karısı onun indinde asil Türk kadının bir nevi sembolü, bir temsilcisi olmuştu. Memleketi de, ekip biçen, üreten, doğuran ve yetiştiren bu insanlar ayakta tutuyordu; öyleyse bu insanlar mukaddes sayılacak bir makama oturtulmalı ve onların hukuku korunmalıydı.

            Türklüğün önüne Osmanlılık ve Müslümanlığın adeta bir perde gibi gerilip perde arkasında devleti ve milleti içten içe kemiren, soyan bilgisizliğe, yoksulluğa ve dermansızlığa esir eden dolapların döndürüldüğü; Türklüğün utanç verici bir suç olarak gösterildiği sıralarda o, Anadolu’dan bir sesi

“Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur

Sinem özüm ateş ile doludur

İnsan olan vatanının kuludur

Türk evladı evde durmaz giderim”

 

                                                           (Anadolu’dan Bir Ses Yahud

                                                           Cenge Giderken)

 

diye haykırdı. Bu ses, esir Türklere ve Avrupa’ya kadar ulaştı; oralardan yankımalar buldu.[1] Milletinin gönlünde taht kurdu.

            Çeşitli vilayetlerde valilik ve mebusluk görevleri dolayısıyla Türk topraklarının bir çok yerini gezdi, gördü, tanıdı. Kimsesizin, fakirin, yetimin, öksüzün, dulun ve çaresizin derdiyle dertlendi. Türk’ün asalet ve faziletinin yanı sıra çilesini ve kahramanlığını da sade Türkçe ile ve halkın gönlüne göre dile getirdiği için kitapları elden düşmez oldu; Müslüman Türk, kendi sesini, Mehmet Emin’in şiirlerinde bulmuştu.[2]

            O, Anadolu’nun her yerini seviyordu. Sivas’ı, Erzurum’u, Adana’yı, İçel’i, Antalya’yı, İzmir’i gezdi; vatanı düşman eline terk etmemek için halkın moral kaynağı oldu. halk da onu istedi, devlet de.[3] Hizmetten hizmete koştu.

            Mehmet Emin’den önce bir çok şair gelip geçmişti. Bunların içinde Yunus gibi, Karacaoğlan gibi vatanını milletini çok seven ve çok güzel Türkçe söyleyenler vardı. Fakat milletin en çok mahrum olduğu ve en çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda, memleketini “vatan” kavramıyla, milletini Türklük şuuruyla ve dinini bir mücahit şevkiyle algılayıp en kara günlerde bile hiç çekinmeden sesini yükselten ve geniş kütlelere dinleten şâir Mehmet Emin olmuştur. “Anadolu’dan Bir Ses” şiirindeki şu mısralar

“Tanrım şahit, duracağım sözümde.

Milletimin sevgileri özümde.

Vatanımdan başka şey yok gözümde.

Yar yatağın düşman olmaz; giderim!”

                                                                       (Türkçe Şiirler)

ve “Bırak Beni Haykırayım” başlıklı şiirindeki

“Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et,

Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir,

Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir.”

                                                                       (Türk Sazı)

mısraları yukarıda saydığımız kavramları topluca veren güzel örneklerdendir.

            Mehmet Emin Yurdakul, soyadındaki manayı dopdolu taşıyan bir sevgiye sahiptir, bunu

            “Yurdumuzun en küçücük bir taşı

            Bize Seylan incisinden üstündür” diyerek belirtir ve onun güzelliklerini de

            “Onun hafif gölgeli bir su başı

            Bize yeşil cennet gibi görünür” mısralarındaki gibi cennete denk tutar. Fakat hükümetlerin yetersizliği ve düşman tehdidi altında ona

“Şu Rumeli bir anasız öksüz gibi

Anadolu hicran dolu göğüs gibi”

(Ordunun Destanı)

görünür. Çünkü bize ecdadın yadigarıdır:

“Ey atalar, ey yurt için uğraşanlar,

Ey binlere tek başına yürüyenler,

Ey devlerin leşlerini sürüyenler

Ey merama kan içinde ulaşanlar!

 

Fırat, Seyhan, Çoruh, Meriç...Bu ırmaklar

Bize sizin ömrünüzü nakleyledi”

(Ordunun Destanı)

Bu vesileyle

“Biz gençler de yürekleri kollarından,

Ve kolları kılıcından güçlü olan

Bu cihangir ataların

Yetiştiği bir toprağın erleriyiz.”

 (Ordunun Destanı)

Bu toprakta yetişen yiğitler zulme baş eğmedi, her mihnete katlandı, ölümleri hiçe saydı, Çanakkale’yi geçilmez etti ve “Türk ilinin hayatını kurtardılar.”

            Vatanın düşmandan kurtarılması Mehmet Emin için milletin eziyetten, cahillikten, yoksulluktan ve ilgisizlikten kurtarılmış olmasını getirmez. Bunlar için de ayrıca uğraşmak gerekir. Uğraşmayı bir zevk haline getirebilmek, görür göze ve hisseder kalbe sahip olmayı gerektirir. Mehmet Emin’de bu göz ve bu kalp vardır:

“İşte size bir kadın ki inildiyor yatakta;

Bakın bunlar bıçaklarla ölenlerden daha çok!

Zavallılar şu hayattan bir küçük tad almadan,

Ağlayarak, inleyerek gidiyorlar dünyadan

Ya ne için bu bıçaksız katillere bir şey yok?...”

(Bıçaksız Katiller)

            Fakir, kimsesiz, dul, aile garantisi olmayan masum ve çilekeş kadınlarımız Mehmet Emin’in şiirlerinde geniş bir yer tutar. O günlerin İstanbul’unda kadınlar erkeklere göre çok daha bedbaht bir hayat sürmektedirler. Gerçi bütün millet büyük sıkıntı ve buhran içindedir; ama, çilenin büyüğünü kadınlar çekmektedir. Sosyal hayatın ve sağlığın iyi olabilmesi için alınan hükümet tedbirleri çok yetersiz kalmaktadır.[4] Devletin uzun süren çöküş hali, toplum içinde de bilhassa kadınlara olumsuz yansımıştır. Hamdullah Subhi Tanrıöver, bu vaziyeti, şu cümlelerle çok güzel tespit etmektedir:

            “Biz hükümetin en yüksek tabakasından, halkın en aşağı sınıflarına kadar, memleketimizde Türk kadını aleyhine gayet sadık bir ittifak akdetmişizdir. Bütün unsurlar bu hususta bizimle beraberdir. Tıramwayda biletçi onu tekdir eder, yüzüne haykırır; tünelin hizmetkârları onu içeri tıktıktan sonra, söylenerek arkasından şiddetle kapıyı çarparlar, vapura binerken çımacı bağırır: “Gözüm görmüyor mu, kör müsün?.” Bir hakaretten diğerine uğrayarak, siyah çarşaflarıyla bedhaht evlerimizin –maddi bir şekil alarak dışarı uğramış matem ruhu gibi-ortada aciz, sessiz, mütevekkil gelip giderler. Sırtlarında bir örtü, mahzun gözlerinde bizim çektiğimiz bir ama perdesi vardır. (...) Sevmeyiz, hürmet etmeyiz, eğlence maksadıyla alır, çocuklarıyla beraber kirli bir şey gibi günün birinde, kapıdan dışarı atar, öldükleri vakit çok sürmeyen bir kederle toprağın bir köşesine terk eder, bir başkasını almak üzere döner geliriz.”[5]

            Mehmet Emin, milletimizin o günlerdeki halini İstanbul’da Anadolu köylerinde de yakından gördü ve yaşadı. “Orada acı tatlı hikayeler dinleyerek; yetim çocukların, ersiz, yalnız kadınları ağır bir yoksulluk altında ezilirken gördü; o binlerce eski Türk yurdunun kendine has olan manasını, yaralarını, derdini birer birer duydu, anladı. Bir gün Güzeller Köyü’nde misafir olduğu bir damda, duvarda asılı sazı, şair, kendini ağırlayan kadına göstererek soruyor:

            -Bacı, vakit vakit bu sazı çaldığınız olur mu?

            Kadın cevap veriyor:

            -Sel köyümüzü alıp götürdü, el malımızı alıp götürüyor; gönül şen değil ki saz çalalım, Kerem söyleyelim, saz orada toz toprak içinde kurlanıp gidecek” (Hamdullah Subhi Tanrıöver’den Seçmeler s. 139-140)

            Mehmet Emin gençliğe ithaf ettiği Anadolu başlıklı manzumesinde bir köylü kadını tasvir eder, onunla karşılıklı konuşmalarını verir, sonra ona ve dolayısıyla millete hitaben kadının toplum içindeki gerçek statüsünün fonksiyonunun ve hukukunun ne olduğunu, ne olması gerektiğini haykırır:

“...

Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın;

Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz azgın;

Derileri çatlak bağrı kapkara;

 

Sağ elinin nasırında bir yara;

Başında bir eski püskü peştamal;

Koltuğunda bir yamalı boş çuval !...

 

 

                        -Ne o bacı ?

                        -Ot yiyoruz, n’olacak !...

            -Tarlan yok mu ?

                        -Ne öküz var, ne toprak,

 

Bugüne dek ırgat gibi didindim;

Çifte gittim, ekin biçtim geçindim,

Bundan sonra...

                        -Kocan nerede ?

                        -Ben dulum,

                        Kocam şehid, bir ninem var, bir oğlum.

                        -Soyun, sopun ?

                        -Onlar dahi hep yoksul !

                        Ah efendi, bize karşı İstanbul

                        Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi ?

                        Taşraların hayvanlık mı nasibi ?

 

                        Hayır, hayır, bu nasibi almak için doğmadın.

            Onun için doğdun ki sen kadınlığın hakkıyle

            Ocağının karşısında saadete eresin;

                        Göğüsünü kabarttıran anneliğin aşkıyle

            Evladına südün gibi pak duygular veresin.

                        Sen bir aziz yoldaşsın:

                        Senin sesin hayat için döğüşmeğe koşturur,

            Senin sevgin vatan için fedakarlık öğretir;

                        Senin yüzün insan için bir merhamet duyurur;

            Senin ile insanoğlu yeryüzünü şenletir.

 

                        Lakin bizler bu hakları unuttuk;

                        Kadınlığı hayvanlıkla bir tuttuk;

                        Ninen gibi sana dahi hor baktık;

                        Seni dahi garib, yoksul bıraktık !...

 

            Bu manzumede konuşan köylü kadın ile, gerçek hayatta şairin karşılaştığı

            “-Dinelmez dirlik, çıkmaz can, kötü günlerimizi sayıyoruz, Tanrı mülkün sahibini göndere.” (Seçmeler s.140) diyen bir başka kadın ve Şarkışla yolunda “-Hey efendi, sen vali isen ben de çiftçi karısıyım. Çocuklarım var. Arkamdaki çuvalı görüyon mu? Dağa gidip ot toplayacağım, pişirip çocuklarıma yedireceğim. Ne vakit biz ot yemekten kurtulacak, mısır ekmeği yiyeceğiz ?” (Seçmeler s.140) diye soran kadın, hep aynı sefaleti, eziyeti ve çileyi, taşranın her köşesinde yaşayan ninelerimiz olsa gerektir. Bu gerçekçi (realist) tespitler Mehmet Emin’in manzumelerinde “milli romantik duyuş tarzıyla”[6] ele alınır ve işlenir.

            Mehmet Emin şiirin güzellik için olduğu kadar, iyilik için olmasını da ister; daha ziyade elemlerin, acıların ve çaresizlerin şiirini duyurmak ister; sanatının ve hayatının gayesiyle halkın şairi olmak ister.[7] Bu düşüncelerle kaleme sarıldığı zaman büyük sanatkarlık kaygılarına düşmeksizin dertleri ifade etmeye ve okuyanı bilgilendirip duygulandırmaya yönelmiştir. Zavallılar başlıklı manzumesinde, oğlunu askerliğe göndermekten kaçınan bir köy muhtarının gelin olarak aldığı yetim bir kız anlatılır. Bu kız

            “ ...

                        Bu ocağa sevinerek girmişken

            Biraz sonra bir ortağın beslemesi olmuştu

                        ....

            Bir yıl var ki ırgat gibi bayırların sırtında

                        Bir yıl var ki hayvan gibi, yumruk, sopa altında

            Şimdi ise kovulmaklık isteniyor bu evce !...”

 

diye tanıtılır. Sonra bu gelin gibi zayıf, güçsüz bir köy kadını olan anası gelir, damadıyla kavga eder ve

                        “Artık bitti acı sözler, artık bitti dayaklar

            Onun olsun o bahçeler, o altınlar, inciler

                        ...

            Onun olsun o dört gözlü, ak sıvalı konaklar

                        Sana yeter benim damım, kara, kuru ekmeğim !...”

 

diyerek kızını alır. Hiçbir sosyal güvencesi, hiçbir tutar dalı olmayan bu ana ve kızı dörde kadar alma hakkı ileri süren, fakat bu hakkın hiçbir şartını yerine getirmeyen erkeğin açtığı zararları karşısında ölüm matemine bürünürler. “Kesildi mi Ellerin” başlıklı manzumede de, verecek parası kalmadığı için serseri oğlu tarafından önce dövülen, sonra vurulan fakat

            “O damlayan kimin kanı avucunun içinden?

                        Yoksa beni vururken, bana bıçak saplarken

                        Kesildi mi ellerin

            Of sızlıyor omuz başım, yaralarım pek derin.

                        Kaç buradan, seni şimdi gelip burda tutarlar;

            Zincir vurup o karanlık zindanlara atarlar;

                        Kaç buradan kuş gibi !

            Ben kanımı helal ettim, sen de affet ya Rabbi !”

diyerek kendisini yaralayan evladına ölüm anında bile şefkat gösteren ana yer almıştır.

            Anadolu’nun bu cefakâr Türk kadını Mehmet Emin’in  “Ya Gazi Ol Ya Şehid” manzumesini “Yurdumun dişi arslanlarına” diye ithaf ettiği ve vatan müdafaası söz konusu olunca

                        “Haydi yavrum! Ben seni bugün için doğurdum

                        ....

                        Haydi yavrum! Köyüne, nişanlına veda et

                        ....

                        Haydi oğlum haydi git;

                        Ya gazi ol, ya şehit !... diyebilen kadındır

           

            Prof. Dr. Mehmet Kaplan Mehmet Emin’in estetik bakımdan hiç de mükemmel bulmadığı şiirleriyle bir inkılap yaptığını kabul etmiştir. Bunun sebebini de Mehmet Emin’in kendisinde ve eserlerinin kuvvetinde değil yüzyıllardan beri süregelen halk ve yüksek tabaka edebiyatı tezadında bulur. Bu sebebi ihtilale gebe bir sosyal tezada bağlar ve Mehmet Emin’i  Anadolu’dan Bir Ses şiirinde savaşa giden bir Anadolu köylüsünü kendi dili ve vezni ile konuşturduğunu söyler.[8]

            Mehmet Emin şiirlerinde toplumu bütünlük içinde görmüş ve o şekilde vermiş denebilir. Kazanılmış ve kazanılacak zaferler, ilerlemek veya geri kalmak, mağlubiyetler, milli diriliş ve var oluş sadece erkeklerin sırtında bir yük olarak ele alınmaz, kadın-erkek bütünlüğü içinde değerlendirilir. Cephede ön safta vuruşan erkekleri doğuran, yetiştiren kadındır; onlara elbise diken, yaralarını saran kadındır.

Askerin anası, bacısı, sevgilisi, nişanlısı, karısı kadındır ve her halde de erkeği bütünleyen kadındır. Bu kadın vatanın kara günlerinde,

                        “Mechûle kazılan mezarlardaki

                        Serseri hayaller katar matemli”

olur. O kadın vatan toprağını tepeleyecek düşman karşısında cilve yapmaz; iffetini korumak için her eziyete katlanır. Hatta düşman “günahkar gecelerinde, ölümün kanlı bahçelerinde” çalıp oynamalarını istese de “Menderes kanla çağlarken her yerde ecdadın ruhu ağlarken, bu masum parmakların saza dokunması” mümkün değildir. Düşmanı saçlarıyla boğacak kadar cesur ve metanetlidir. (Aydın Kızları)

            Bu kadın “vatanın canlı bahar çiçeğidir, saf aşk duyan meleğidir, ilahi beldenin gelinidir, kara gözleri Bingöl ahuları gibi bakar. Bizim yüksek , vakur alnımızın güneşleri, rüyaları; kaynayan temiz, asil kanımızın ateşleri onundur. O kadına ne mutlu ki, ömrün bahar çağlarında aşkla çarpan genç bağrına vatan için taşlar basar. Kadın şefkatle, erkek kuvvetle çalışırsa vatan kurtulur.” (Ordunun Destanı)

            “Mehmed Emin’in, şahsında; yaşı bakımından, -Türk edebiyatını büyük bir hamle ile Batı’ya tamamıyle uyduran, bu sonucun alınması için de uzun yıllar boyunca içten içe kaynayan ve ara-sıra patlayışlar yapan bir nesle mensub bulunduğu halde- devrin sürükleyici ve umumi akışına kendisini kaptırmamakta Rıza Tevfik’ten zamanca sonra gelen, fakat hareket tarzı, gaye ve medeni cesaret itibarıyle ondan çok ileride duran bir istisna ile karşılaşıyoruz. Rıza Tevfik, halkın ruhunu bilen ve okuyan bir şairdi; fakat onunla kurduğu bütün bağlantı, halk nazmına aid şekil, dil ve üslub özelliklerini benimsemekten ileriye geçemedi. Asıl mühim olan merhaleye, yani “halktan aldığı malzemeyi yine halk için kullanmak” merhalesine erişemedi. Bu malzemeyi sadece kendisi için kullandı; aralarına katılmadığı Servet-i Fünun şairleri gibi, o da, yalnız “kendisinin şairi” oldu. Mehmed Emin, Tanzimat’tan sonraki nazmımızda, işte bu ikinci ve mühim merhaleyi kendisine gaye olarak çizen ve onu gerçekleştiren ilk şairdir. Vakıa Fikret, daha önce, düşkünlerin, kimsesizlerin ıztırablarını belirten bazı denemeler yapmıştı; fakat bunlar az olduğu gibi, beli bir fikrin mahsülleri, bir bütünün parçaları değillerdi.”[9]

            Mehmet Emin Türk şiirinin yatağını İstanbul’dan çıkarıp vatan toprağına yayan, vatan toprağını Çoruh, Sakarya, Seyhan, Menderes gibi ırmaklarıyla; Aydın, Sivas, Şebinkarahisar, Adana, Antalya gibi şehirleriyle; balıkçılık, demircilik, hastabakıcılık, terzilik gibi meslek adamlarıyla; çiftçi, köylü, fakir, dul, yetim, kimsesiz gibi sosyal güvenlikten mahrum ve eğitimsizleriyle; katil, serseri, menfaatçi gibi başı boşlarıyla; toplumda ilgisiz yetkilileri ve ilgili yetkisizleriyle; eşkıyası, askeri ve ordusuyla; bilhassa kız, gelin, dul, kahraman ve asil kadınıyla gözler önüne seren, yüksek merhamet duygularına sahip Milli Şâirdir.

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

 

 

1-Aktaş, Prof. Dr. Şerif; Yenileşme Dönemi Türk Şiiri ve Antolojisi I, Ankara 1996

2-Akyüz, Kenan; Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İstanbul 1986

3-Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı 3.  Cilt, İstanbul 1985

4-Kaplan, Mehmet; Şiir Tahlilleri I, Tanzimattan Cumhuriyete, İstanbul 1985

5-Kolcu, Hasan; Türk Edebiyatında Hece-Aruz Tartışmaları, Ankara 1993

6-Tanrıöver, Hamdullah Suphi; Günebakan, Hazırlayan Dr. Fethi Tevetoğlu, İzmir 1987

7-Tanrıöver, Hamdullah Suphi; Seçmeler, Hazırlayan Mustafa Necati Sepetçioğlu

8-Tansel, Fevziye Abdullah; Mehmet Emin Yurdakul’un Eserleri 1, Ankara 1969.

9-Temel, Mehmet; İşgal Yıllarında İstanbul’un Sosyal Durumu, Ankara 1998

10-Ünaydın, Ruşen Eşref; Diyorlar ki, Ankara 1985

 

 

           

 

 



* K.T.Ü Giresun Eğitim Fakültesi

[1] Yüksel Yazıcı, Mehmet Emir Yurdakul, s. 10

[2] Hamdullah Suphi Tanrıöver, Güne Bakan, s. 62; Kenan Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, s. 505-507; Hasan Kolcu, Türk Edebiyatında Hece-Aruz Tartışmaları, s. 97-125

[3] Yüksel Yazıcı, aynı, s. 46

[4] Mehmet Temel, İşgal Yıllarında İstanbul’un Sosyal Durumu, s. 224-273

[5] Hamdullah Suphi Tanrıöver; Günebakan, s.34

[6] Prof. Dr. Şerif Aktaş, Yenileşme Dönemi Türk Şiiri ve Antolojisi, s. 146

[7] Ruşen Eşref Ünaydın, Diyorlar ki, s. 142-149

[8] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri I, s. 168-169

[9] Kenan Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, s. 502


Tür : Bilim Tarih : 13.07.2006
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this