ŞEBİNKARAHİSAR EVLİYA MENKIBELERİNE BAĞLI OLARAK ANLATILAN EFSANELERDE ESKİ TÜRK İNANÇLARINA AİT

Anasayfa » Bilimsel Bildiriler » ŞEBİNKARAHİSAR EVLİYA MENKIBELERİNE BAĞLI OLARAK ANLATILAN EFSANELERDE ESKİ TÜRK İNANÇLARINA AİT
share on facebook  tweet  share on google  print  

ŞEBİNKARAHİSAR EVLİYA MENKIBELERİNE BAĞLI OLARAK ANLATILAN EFSANELERDE ESKİ TÜRK İNANÇLARINA AİT

"Bilimsel Bildiriler" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar

                                                                

                                                                            Araş. Gör. Cengiz GÖKŞEN*

I. Giriş:

Şebinkarahisar, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Karadeniz’e açılan önemli yollarından biri üzerinde, Sivas, Giresun, Ordu, illeri arasında, Kelkit vadisine hâkim bir tepe üzerinde bulunur. Şehir, coğrafî konumu itibarıyla oldukça önemli bir yere sahiptir. Bölgedeki en önemli kavşak noktalarından biri olduğundan gerek stratejik,  gerek sosyal yönden geçiş merkezi olma özelliğine sahiptir. Şebinkarahisar’a hükmeden hem sahilin iç kesimlerle bağlantısını sağlayan yolu, hem de sahili kontrol edebilmektedir. Öyle ki Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde Şebinkarahisar’ın fethinden sonra orta Asya’dan gelen Türkmen boylarının ve oymaklarının gelip kondukları, toplanıp çevreye akın düzenledikleri yerlerden biri Şebinkarahisar’dır.[1] Ayrıca yek pare bir kaya üzerine bina olmuş kalenin tabiî yapısı, savunmayı kolaylaştırmakta, alınmasını zorlaştırmaktadır. Bu konumundan olsa gerek ki Anadolu’da ilk fethedilen ve imar edilen şehirlerden biridir.[2]

Bölge fethedildikten sonra Anadolu’nun diğer bölgelerinde uygulanan iskân hareketinin burada da uygulandığı kanaatindeyiz.[3] Bu durumda, orta Asya’dan gelen birçok insan buralara yerleştirilmiştir. Bunlar arasında hem milletin dinî ihtiyaçlarını karşılayacak, hem de bölgede daha önceden var olan insanları irşat ederek onların İslâm dinine girmesini sağlayacak birçok dervişin olması muhtemeldir. Çevredeki yer isimlerini ve buraya orta Asya’dan geldikleri söylenilen evliyalarla ilgili olarak anlatılan birçok menkıbeyi göz önüne aldığımızda, bunu tahmin etmek güç değildir. Bildirimizde menkıbe hakkında bilgi verdikten sonra Şebinkarahisar ve çevresinde Orta  Asya – Horasan’dan geldikleri söylenilen evliyalara bağlı olarak anlatılan menkıbelerin bir kısmını sahip oldukları motifler ve bunların eski Türk inançlarıyla olan bağlantıları bakımından incelemeye çalışacağız.

A. Menkıbenin tanımı ve efsane ile ilişkisi:

Menkıbe,[4] Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde, “Arapça, nekabe, (isabet etmek, bir şeyden bahiste bulunmak), fiilinden türemiş, övünülecek güzel iş anlamına gelir. Kelime tasavvuf terimi olarak Allah’ın dostluğunu kazanmış veli denilen büyük zatların gösterdikleri olağanüstü davranışları, kerametleri anlatan küçük hikâyelerdir.[5]”;  Türkçe Sözlük’te “din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâye”[6] şeklinde tanımlanmaktadır. Konuyla ilgili memleketimizde  kapsamlı çalışma yapan ilk kişi olan M. Fuad Köprülü menkıbeyi, halkın muhayyilesinde kuvvetli izler bırakan şahsiyetler etrafında sağlıklarında veya ölümlerinden sonra teşekkül eden hikâyeler;[7] konuyla ilgili birçok çalışması olan A. Yaşar Ocak ise bir veliden veya sufilerden zuhur eden ve keramet denilen olağanüstü hâlleri anlatan küçük hikâyeler[8] şeklinde   tanımlamaktadır.

Yaygın olmamakla birlikte dervişlerin gösterdikleri olağanüstü hâllere verilen bir diğer isim de keramettir. Keramet kelimesinin de aslı Arapça’dır. Kelime kerume, (cömert ve aziz olmak) kökünden gelip,  tasavvufta, Allah’ın lütuf ve ihsanı sonucu velilerin göstermiş olduğu olağanüstü olaylara[9] denmektedir. Türkçe Sözlük’te ise kelime, “Ermiş kimselerin gösterdiklerine inanılan, doğa üstü, şaşkınlık uyandıracak durum; olağanüstü durum”[10] diye tanımlanmaktadır. Bu kelime özellikle sufiler arasında daha yaygın biçimde kullanılır. Kısaca söylemek gerekirse, menkıbeleri kerametler oluşturmakta[11] fakat iki kelime eş anlamlı olarak da kullanılmaktadır.

Keramet her mutasavvıf kişi tarafından gösterilemez. Bir kişinin keramet gösterebilmesi için veli, halk arasındaki ifadesiyle ermiş veya erişmiş olması gerekir. Tasavvufta veli veya evliya kelimeleri “Allah’ı seven, dost edinen ve O’nun tarafından dost edinilen”[12] anlamında kullanılmıştır. Veli olabilmek için en ince ayrıntısına kadar bütün İslâmî kaidelere titizlikle uymaya çalışmak, mücahede ve riyazetle nefsi terbiye etmek ve mümkün olabildiğince nafile ibâdet yapmak gerekmektedir. Kişi bunları en iyi şekilde yerine getirdikten sonra, eğer Allah (CC) isterse velâyet makamına erişebilir.[13] Velilik ve evliyalık mertebesine erdikten sonra da Allah’ın lütfuyla keramet gösterebilir. Her ne kadar kerametler sufiler arasında yaygın olarak anlatılsa da açıktan keramet göstermek birçok tarikat tarafından adaptan[14]  sayılmaz.     

Efsaneler tasnif edilirken en genel hatlarıyla dört ana başlık altında sınıflandırılmış ve bunlardan biri dinî efsanelere ayrılmıştır. Dinî kaynaklı veya din büyüklerinin göstermiş olduğu olağanüstü davranışlar sonucunda ortaya çıkan efsaneler bu başlık altında incelenmişlerdir. “Birçok harikulade olayları hikâye eden menkabeler, biçim itibarıyla gayet kısa ve edebî üslup kaygısından uzak sade anlatımlardır. Yarı mukaddes bir hüviyete sahip olup kendilerine kesinlikle inanılır.”[15] Net bir şekilde görüldüğü üzere inandırıcılık, olağanüstülük, kısalık, süsten ve sanat endişesinden uzaklık gibi efsane türünün sahip olduğu bütün özellikler  menkıbelerde de bulunmaktadır. Biz de evliyaların göstermiş oldukları olağanüstü olaylara dayalı menkıbe veya keramet dediğimiz hikâyeleri, dinî efsaneler grubuna dahil etmekteyiz.

B. Menkıbelerin Doğuşu, Yayılışı ve Eski Türk İnançlarıyla

     İlişkisi:

Türklerde menkıbelerin doğuşu İslâmiyet’in kabulü ile olmuştur. Ancak eski Türk inançlarının da menkıbelerin doğuşunda önemli bir etkisi vardır. Türkler İslâm’ı kabul etmeden önce birbirinden farklı birçok dine girip çıkmışlar; bu dinlerin hepsinden Türk kültürüne bir şeyler katmışlardır. Bu dinlerden kaynaklanan  inançlara bağlı olarak Türk kültürü içerisinde menkıbevî özellikler taşıyan birçok hikâye de teşekkül etmiştir. Bu hikâyelerin, menkıbelerin oluşmasında ve yaygınlaşmasında bir hayli etkisi vardır. Menkıbeler İslâm dünyasında önce Arap âleminde doğmuştur. Bunda Kur’an-ı Kerim’de geçen peygamber kıssalarının, olağanüstü olayların, peygamber efendimiz ve onun etrafındaki insanlar hakkında anlatılan olağanüstü hikâyelerin ve İslâm öncesine ait efsane, mit, Yahudilik ve Hristiyanlık kaynaklı menkıbelerin önemli katkıları olmuştur.[16] Türk dünyasındaki İslâm öncesine ait inançlar ve bunlara bağlı olarak anlatılan hikâyeler  hem Türklerin İslâmiyet’i daha kolay kabul etmesini, hem de menkıbelerin Türkler arasında teşekkül ederek yayılmasını sağlamıştır. Türkler İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, Müslümanlar arasında anlatılan bu hikâyeler, Müslüman olmuş sufi dervişler tarafından yeni dine ve onun kaidelerine adapte edilmiştir[17]. Böylece İslâmiyet sonrası Türkler arasında anlatılan menkıbelerle, İslâmiyet öncesi Türk inançları ve bu inançlar çevresinde oluşmuş hikâyeler arasında pek çok ve pek açık alâkalar[18] tezahür etmiştir.

İslâmiyet sonrası veli tipinin tipik yapısını İslâmiyet öncesi Türklerin başka dinlere ve inançlara sahip din adamlarında da görmekteyiz. “Müslüman Türklerin yaşadıkları bütün mıntıkalarda ve bu arada tabiatıyla Anadolu’da veli kültü tahlil edildiği zaman, bunun kaynağını İslam öncesi eski Türk inançlarının teşkil ettiği daha ilk bakışta dikkati çekecek kadar sarihtir. Tasavvufun veli telakkisi, tabir caizse buna bir kılıf hizmetini görmüştür.”[19] Özellikle İslâmiyet öncesi inanç sistemlerinden Şamanizmdeki kamlarla, etrafında menkıbelerin teşekkül ettiği evliyaları karşılaştırdığımızda, bunların gösterdikleri davranışların büyük oranda birbirlerine benzediğini görürüz. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felâketleri önleyen yahut düşmanlarına belâ musallat eden, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan vb. olağanüstü güçlere sahip insanları İslâmiyet öncesi kam olarak görürken, İslâmiyet sonrası evliya olarak karşımıza çıkmaktadırlar.[20] Din adamlarında görülen bu benzerliği, toplum tarafından onlara karşı olan inançlarda da görmekteyiz. Şamanist Türkler, kamların bir takım olağanüstü güçlere sahip olduklarına, bu güçleri vasıtasıyla istediklerini yapabildiklerine inanırlardı.[21] Bu inancın İslâmiyet sonrası veliler için de aynı şekilde devam ettiğini görmekteyiz. Ayrıca sufilerin veli veya evliya olabilmek için yaptıkları uygulamaların benzerlerini kamlarda da görmekteyiz.[22]

Şamanlıktan daha önceki döneme ait eski Türk inançlarında bulunan atalar kültünün de evliya menkıbelerinin teşekkülünde önemli etkileri olabilir. Eski Türkler öldükten sonra atalarının bir takım olağanüstü güçlere sahip olduğuna inanmışlardır. Bu yüzden onların eşyalarını ve mezarlarını mukaddes saymışlar, onları korumuşlar; atalarının ruhları adına mezarlarının başında kurbanlar kesmişler ve ruhlarını takdis etmek için mezarları çevresinde çeşitli dinî ayinler düzenlemişlerdir.

Günümüzde birçok evliya türbesi ve onların bulundukları çevredeki eşyalarla ilgili olarak çeşitli menkıbeler anlatılmaktadır. Bunlar, türbede yattığına inanılan evliyanın sahip olduğu olağanüstü güçlerin açık delilleridir. Bu inanç eski atalar kültünün günümüze yansıması olsa gerektir. Bunun gibi İslâmiyet öncesine ait birçok  inanç (kült), İslâmiyet sonrasında İslâmî bir  kılıfa bürünerek varlığını devam ettirmiştir. Ancak bu inançlar  İslâm’ın temel değerleriyle hiçbir zaman ters düşmemiştir.

Menkıbelerin Türk dünyasında teşekkülünü ve hızlı biçimde yayılmasını sağlayan bir diğer etken ise İslâmiyet öncesinde Türkler arasında bir hayli yaygın olan Budizm’dir. Budist rahiplerin hayvan şekline girmek, kısa zamanda mekan değiştirmek, eşyaları ve cisimleri hareket ettirmek gibi olağanüstü özelliklerini ihtiva eden menkıbeler, Türkçe’ye aktarılarak ayinler sırasında sürekli olarak okunmuş; bunun sonucunda kısa sürede halk arasında yayılmıştır. Bu sırada daha önce kamlara bağlı olarak anlatılan hikâyelere Budist rahiplerin menkıbelerinde yer alan motifler de eklenmiştir. Böylece İslâmiyet’in ve tasavvufun, buna bağlı olarak evliya menkıbelerinin Türkler arasında yayıldığı döneme geldiğimizde, menkıbelerin teşekkülü ve yayılması için gayet müsait bir ortam meydana gelmiştir.[23]

Türklerin İslâm’ı kabulüyle tasavvufun yaygınlaşması aynı dönemlerde olmuştur. Böylece Türkler İslâmiyet’i ve tasavvufu birlikte tanımışlar, İslâm’ın kaidelerinin çoğunu tasavvuf cephesinden öğrenmişler ve kabul etmişlerdir. Bu durum daha sonraki zamanlarda mutasavvıflarla medrese ulemasının karşı karşıya gelmesine sebep olmuştur. Menkıbeler, bu dönemde İslâm’ın Türkler arasında yayılmasında, daha sonra Anadolu’nun İslâmlaştırılmasında ve Rumeli’nin Türklerin hakimiyetine alıştırılmasında önemli etkileri olmuştur.[24] Bu süreç yukarda özelliklerini saydığımız hikâyelerin İslâmîleşmesini, yeni menkıbelerin doğmasını ve İslâm’ı yaymak için bir vasıta kabul edilip sürekli anlatılmasından dolayı menkıbelerin yaygınlaşmasını sağlamıştır.

Dönem itibarıyla Türk boylarının kendi içerisinde sürekli olarak yaşadığı toplum üzerinde hakimiyet kurma mücadelelerinden doğan kargaşanın, toplum psikolojisi üzerindeki etkisinin ve bu kargaşadan uzaklaşmak isteyen insanların ülke içerisindeki göç hareketlerinin, İslâm’ın ve tasavvuf felsefesinin, menkıbelerin  yayılmasında bir hayli payı olduğu kanaatindeyiz. Ait oldukları toplumun sosyal yönlerini ortaya koyan, değer hükümlerini sembolleştiren ve dinî teşkilatının izahını yapan metinler aynı zamanda konu edindikleri velilerin ve tarikatların da propagandasını yapmışlardır.[25] Öyle ki Anadolu’da tarikatların en etkin olduğu dönemlerden biri bu yüzyıllardır.

Göçebe olarak yaşayan Türk zümrelerinin de menkıbelerin yaygınlaşmasında büyük katkıları ve tesirleri olmuştur.  Hayvanlarına en iyi şekilde bakmak isteyen  insanlar diyar diyar dolaşmıştır. Bu sırada her gittiği yerde birçok insanla karşılaşmış, onlarla halleşmiş, gayri ihtiyari de olsa bildikleri birçok şeyi birbirlerine aktarmışlar, dönemin ticaret kervanlarıyla birlikte toplum içinde iletişimi sağlayan bir vasıta olmuşlardır. Bu sayede menkıbeler de yaygınlık kazanmıştır.

Bu dönemde İslâmiyet öncesine ait birçok inanç, İslâmî bir kılıfa bürünerek bu günlere kadar gelmiştir. Ne zaman teşekkül ettiğini kesin olarak bilemediğimiz, fakat en azından yazıya geçirildiği dönemin İslâmî dönem içinde olduğunu bildiğimiz Dede Korkut hikâyelerinde, İslâmiyet öncesi ve sonrasına ait birçok unsuru birlikte görmekteyiz. Hikâyelerin başında bulunan Dede Korkut’un tasviri en bariz örneklerden biridir. Burada Dede Korkut’un şahsında hem İslâmî hem de İslâmiyet öncesine ait motiflerin birlikte verildiğini görmekteyiz. “Oğuzun ol kişi tamam biliçisi-y-idi. Ne dir-ise olur-idi. Gayıbdan dürlü haber söyler-idi. Hak Taala anun könline ilham ider-idi. Korkut Ata ayıtdı: Ahır zamanda hanlık girü Kayıya dege, kimsene ellerinden almaya, ahır zaman olup kıyamat kopınça. Bu didügi Osman neslidür, işde sürilüp gide yorır, Ve dahı niçe buna benzer söz söyledi. Korkut Ata Oğuz kavminin müşkülünü hal ider idi. Her iş olsa Korkut Ataya tanışmayınca işlemezler idi.”[26]

Günümüz toplumunda en yaygın uygulamalardan biri olan ve dinî bir ibâdet ciddiyeti ve hassasiyeti içerisinde yapılan türbeleri ziyaret, oralardaki dua etmek, kurban kesmek, namaz kılmak gibi uygulamalar; onlardan dertlerimize deva, hastalarımıza şifa ummak, bu yerlerde belli bir süre kalmak, yatıp uyumak hep atalar kültüyle ilgili eski inançlarımızın günümüze yansımalarıdır.[27] Belki biraz zorlama olacak ama, bazı bölgelerimizde hâlâ yaygın olarak görülen güz mevsiminde ‘etlik’ adı altında kesilen hayvanların, eski atalar kültünde güz mevsiminde ata ruhlarına sunulan kurbanların[28] günümüzdeki devamı veya yansıması olabilir. Kesilen hayvanlarının genelinin eskiden olduğu gibi sığır cinsinden ve erkek olması, eski Türk boylarının çoğunda bulunan öküz kurban etme âdetinin[29] günümüzdeki uzantısı olma ihtimalini daha da güçlendirmektedir.   

“Büyük ve kitaplı dinlerin hiçbiri eski müşrik dinlerin tesirinden kurtulamamışlar, yeni yüksek dinin talimatına açıkça aykırı olan birçok görenek ve inançları “kitaba uydurup” din kitaplarına bile sokmuşlardır. Putperestlikle mücadeleyi talimatının esası sayan Hristiyanlık, eski dinin geleneklerinden ayrılamayan halk tabakasının hoşuna gitmek için, İsa, Meryem ve Havarilerin resimlerini heykellerini mukaddesatı arasına almaya mecbur olmuştur.

İslâm dinini kabul etmiş olan Türkler ve diğer kavimler, eski dinlerinden gelen birçok inanç, gelenek ve ayinleri yeni dinlerine sokmaya muvaffak olmuşlardır. Bu sayede bugün Şamanizm geleneklerinin çoğu güya İslâm dininin unsurlarındanmış gibi yüzyıllardan beri sürüp gelmektedir.”[30]

Bugün toplumumuzda fevkalâde yaygın olan al karısı inanmaları, gelen misafirler için kurban kesip yemek vermek, eski, aygır kesip aş vermek, ağacı kutlu sayma, kurban kanından alına sürme, çocuklara Satılmış, Durmuş, Yaşar, Durdu, Dursun gibi isimler koyma, çalı ve ağaçlara paçavralar bağlayıp onlardan medet umma, mezarları ziyaret edip oralarda kurban kesip dualar etmek ve bunlardan medet ummak, Şamanizm’in günümüzde devam eden uzantılarıdır.[31]  

Budizm’e ait inançların bir kısmı da İslâm’ın Türkler arasında yayılma sürecinde  İslâmî bir kılıfa bürünerek  varlıklarını devam ettirmişlerdir. Evliya menkıbelerinde gördüğümüz kuru ağaçtan meyve oldurmak, havada uçmak, aniden mekân değiştirmek, değişik şekillere girmek Budist rahiplere ait menkıbelerde de karşımıza  çıkan motiflerdir. Bu menkıbeler de bizdeki gibi ahlâkî bir gaye ve dinin kurallarını topluma öğretmek için  bir vasıta olarak kullanılmışlardır.[32]

Anadolu baştan başa erenler diyarı, efsaneler ocağıdır. Anadolu’da gezerken hiçbir yer bulamazsınız ki orada bir evliya mezarı veya ziyaret ve onunla ilgili olarak anlatılan çeşitli hikâyeler bulunmasın. Ayrıca dikkatimizi çeken her taşın, kuşun, ağacın, dağın, tepenin, suyun, pınarın bir efsanesi vardır. Bu inançların ve hikâyelerin birçoğunun oluşmasında İslâm’ı kabul etmeden önce sahip olduğumuz dinî inançlarımızın etkisi veya kaynaklık etmesi söz konusudur. Şebinkarahisar ve çevresi eski inançlarımızın veya onlara bağlı olarak teşekkül etmiş bazı inançların hâlâ canlı biçimde yaşandığı yurt köşelerimizden biridir. Öyle ki daha şehrin adında eski Türk kültürünün izleriyle karşılaşmaktayız. “Karahisar” ifadesindeki “kara” kelimesini Evliya Çelebi her ne kadar kalenin taşlarının siyahlığına bağlasa[33] da biz bunun eski Türk kültüründe bulunan renk kavramı ve renklerin yönleri tayini[34] ile yakın ilgisi olduğu kanaatindeyiz. Zira Anadolu’ya gelen Türkler renklerle ilgili eski algılarını aynen taşımışlar, Anadolu’nun güneyindeki denize “Akdeniz”, kuzeyinde bulunan denize ise “Karadeniz” demişlerdir.   

Halk arasındaki pratiklerde ve inançlarda yaygın olarak gördüğümüz İslâmiyet öncesine ait inanç motiflerinin bir çoğunu Şebinkarahisar ve çevresinde anlatılmakta olan evliya menkıbelerinde ve bu evliyalara ait olduğu söylenilen türbe ve ziyaretlerle ilgili inançlarda ve uygulamalarda da görmekteyiz. Çevrede bu evliyaların yedi kişi oldukları, buralarda yaşayan gayrı müslim halkı irşad etmeleri için Horasan’dan A. Yesevî tarafından gönderildikleri söylenir ve buna inanılır. Hakkında efsane anlatılan evliya isimlerini topladığımızda bunların sayısı yediyi geçmektedir. Önce de belirttiğimiz gibi bu evliyaların kimler olduğu net olarak kimse tarafından sayılamamakta verilen isimler birbirini tutmamaktadır.

Bölgede karşılaştığımız inançların bir kısmı yukarda hakkında kısaca bilgi vermeye çalıştığımız atalar kültü, bir kısmı Şamanizm, bir kısmı Budizm veya Kitab-ı Mukaddes kaynaklı inançlardır. Bildirimizi gereksiz uzatmamak için efsanelerde veya menkıbelerde en sık karşılaştığımız motifleri vererek bunların kaynakları hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Burada efsanelerde geçen ve eski inançlarımızla bağlantısı olduğunu düşündüğümüz motifler seçilmiştir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi bu motiflerin büyük çoğunluğu İslamî kurallara aykırı değildir. Motiflerin tasnifi ve kaynakların gösterilmesiyle ilgili değerlendirmeleri yaparken şahsî fikirlerimizin yanında büyük oranda A. Yaşar Ocak’ın eserlerinden[35] faydalanmaya çalışacağız. Bildirimize kaynak teşkil eden yirmi efsanede eski inançlarımızla ilgili olarak aşağıdaki motifler geçmektedir:

1. Gaipten ve gelecekten haber verme

2. Kemiklerden hayvan diriltme

3. Yılanı kamçı olarak kullanma (Hayvanlara hükmetme)

4. Tabiat kuvvetlerine hükmetme

5. Ateşte yanmama

6. Su olmayan yerden su çıkarma

7. Öldükten sonra keramet gösterme

8. Bela musallat etme

9. Az yiyecekle çok kişiyi doyurma

10. Duanın ve bedduanın tutması

Menkıbelerde görülen motiflerin kaynaklarına geçmeden önce bütün bölgelerimizde görülen, türbeleri veya ziyaret denilen yerleri ziyaret, buralarda kurban kesme, çevredeki ağaçlara ve çalılara bez, çaput, ip vb. şeyler bağlamak; ulu ağaç denilen bir kısım ağaçları kesmemek, onlara kutsiyet izafe etmek; sıkıntılardan kurtulmak ve dertlerine deva bulmak, muratlarına ermek için buraları ziyaret etmek ve onların ruhlarından medet ummak; evliyalar için adak adamak, bu yerlerde mum yakmak, bir süre kalıp ibâdet etmek, yatıp uyumak gibi efsanelerde de karşılaştığımız bir nevi geleneksel inançlarımızın kökleri üzerinde kısaca durmak istiyoruz.

Türbe, ziyaret ve yatır denilen yerleri ziyaret, buralardaki çeşitli uygulamalar ve bunlarla ilgili inançların eski Türk inançlarından atalar kültünden kaynaklandığı zannediyoruz. Bu inançla ilgili bir kısım davranışları Hunlar’da ve Göktürkler’de görmekteyiz.[36]

Türbelerin çevresindeki ağaçlara veya çalılara bez, çaput, ip vs. bağlamak; onların dallarını kesmemek, etraflarında dönmek, onlara kutsiyet izafe etmenin eski Türk inançlarında ağaç kültüyle, ırmak, pınar, veya göze gibi bir kısım suların ziyaret edilmesi, bunlardan medet umulması, buralardaki çeşitli pratiklerin sonuçlarına göre gelecekle ilgili bir kısım olayların vuku bulacağını düşünmenin[37] eski Türk inançlarında su kültüyle, hayat suyu inancıyla bağlantısı olabilir.

Bunlardan başka İslâm’a göre Allah (CC) mekândan münezzeh olup, O’na mekân isnat etmek yasak edilmiştir. Oysa toplumumuzda (belki gayri ihtiyarî) Allah (CC)’ın yeri hep gök veya yukarı olarak söylenmektedir. Sünnete ve İslâmî kurallara göre dua ederken eller göğe doğru açılmakla birlikte, boyun hafif sola doğru bükük ve yüz açılan ellere doğru, tam bir teslimiyet görüntüsünde olmalıdır. Oysa biz dua ederken ellerimizi göğe açtıktan sonra yüzümüzü ve bakışlarımızı da göğe doğru yöneltmekteyiz. “Kalın Oğuz bigleri yüz göge tutdılar, el kaldurup duâ eylediler.”[38] İfadesinde olduğu gibi bu davranışı Dede Korkut Hikayeleri’nde de görmekteyiz. Bu davranış eski atalarımızın sahip olduğu Gök Tanrı inancının günümüzde yaşayan belki de en diri motiflerinden biridir.

III. Menkıbelerde Geçen Motifler:

A. İslâmiyet Öncesi Türk İnançlarından Kaynaklanan Motifler:

1. Gaipten ve Gelecekten Haber Verme:   

Şebinkarahisar ve çevresinde anlatılan menkıbelerinde sıkça rastladığımız motiflerden biri gaipten veya gelecekten haber vermedir. Menteşe Şeyh ve İbrahim Şeyh’e bağlı olarak anlatılan bir efsanede, İbrahim Şeyh evinde otururken un alması için değirmene gönderdiği gelininin değirmenin ambarına baktığını görür.[39] Bir başka efsane de ise Menteşe Şeyh mezarını kazdığını sabaha öleceğini ve kendisinin oraya gömülmesini söyler. Sabahleyin evinde ölü bulunur.[40]

Bu motif Kur’an, hadis ve Kitab-ı Mukaddes’te geçmesine[41] rağmen biz bunun İslâmiyet öncesi Türk inançlarından Şamanizm’le yakın ilgisi olduğu kanaatindeyiz. Zira kamların eski Türk toplumundaki önemli fonksiyonlarından biri gelecekten ve gaipten haber vermekti.[42] Günümüzde veya daha önceleri evliyalara ait bu tür hikâyelerin anlatıldığı gibi o dönemde de kamlarla ilgili hikâyeler toplum içerisinde anlatılmaktaydı. Bu, toplumda onlara saygınlık ve üstünlük kazandıran davranışlardan biriydi. Bugün onların devamı sayabileceğimiz “hoca” ve “cinci” tabir edilen insanlar da İslâm’a göre yasak olmasına rağmen kendilerince çeşitli metotlarla gaipten ve gelecekten haber vermektedirler.

Bu davranışı İslâmiyet sonrası Müslüman dervişlerde, evliyalarda ya da onlara bağlı olarak anlatılan menkıbelerde de görmekteyiz. Oysa İslâm’a göre geleceği ancak Allah (CC) bilir. 

2. Kemiklerden Hayvan Diriltmek:

Pikniğe giden dervişler yanlarına gelen geyiği kesip yedikten sonra kemiklerini derisinin içine doldurup dua edince geyik canlanır ve geldiği yere geri gider.[43] Bu motif de Anadolu coğrafyasında sıkça rastladığımız motiflerden biridir. Motif, yapısı itibarıyla bütün hikâyelerde aynı olmakla birlikte mekânlar değiştikçe kahramanlar da değişmektedir. Bu motifle ilgili olarak çevredeki bir başka efsane de H. Tahsin Okutan tarafından derlenmiştir.[44]

Kemikler veya iskelet insanların ve hayvanların vücudunun esas unsurlarındandır. İnsanların ve hayvanların ölümünden sonra en geç çürüyen parçalarındandır. İnsanlar öldükten sonra tekrar dirilmenin iskeletin canlanması sayesinde olacağına ve ruhun iskelette gizli olduğuna inanır. Anadolu’da yaygın bir inanışa göre insanın kuyruk sokumunda bulunan bir kemik asla çürümez ve ölmez. İnsanın yeniden dirilmesi  bu kemikten olacaktır.

Bu motifle İslâmiyet öncesi Türk ve Moğol inançlarında da karşılaşmaktayız.[45] Aynı inancı İslâmiyet sonrasında Safevi devletinde de çok canlı bir şekilde görmekteyiz. Safevi devleti hükümdarı Şah İsmail maneviyatlarından ebediyen zarar görmemek için Dulkadirli beylerinin, İmamı Azamın ve Abdulkadir Geylanî’nin kabirlerini açtırıp çıkan kemikleri yaktırmıştır.[46]

3. Yılanı Kırbaç Olarak Kullanma (Hayvanlara Hükmetme):

Kardeşlerini ziyarete giden Hamza Şeyh, kardeşi Hacı İlyas’ın yanına varırken bir yılanı kırbaç olarak kullanır.[47] Yabanî hayvanları itaat altına alma ve onları gerektiğinde kullanma Şamanizm’le ilgili bir motiftir. Uranha menkıbelerinde bazı kamların hizmetinde bulunan ruhlar arasında bazı vahşi hayvanların ruhları da vardır. Bizde sıkça rastlanan aslana binip yılanı kırbaç olarak kullanma motifine Müslüman Başkırlarda da rastlarız.[48]

İslâm’da  böyle bir motifle karşılaşmamamıza rağmen Kitab-ı Mukaddes’te ve Anadolu’ya ait efsanelerde bu motifi bulabiliyoruz. Anadolu sahasında teşekkül eden destanî ürünlerimizde de bu motifle sıkça karşılaşmaktayız. Buradan hareketle bu motifin Şamanizm kaynaklı olmakla birlikte yerleşik eski Anadolu kültürüyle daha da kuvvetlendiğini söyleyebiliriz.      

4. Tabiat Kuvvetlerine Hükmetme:

Menkıbelerinde karşılaştığımız motiflerden biri de evliyaların fırtına çıkarması, yağmur, kar vs. yağdırması, sıcak havayı serinletmesi gibi tabiî olaylar üzerinde tasarrufta bulunduğunu gösteren motiflerdir. Bu motife Bahattin Şeyh’e bağlı olarak anlatılan bir Şebinkarahisar efsanesinde rastlamaktayız. Bahattin Şeyh’in türbesinin bulunduğu yere pikniğe gelen bir ailenin hanımı, kendisinden bir çanta isteyen türbenin bakıcısına, kap kacağını koyacağını söyleyerek, yalan söyler ve çantayı vermez. Bunun üzerine o anda çıkan bir rüzgârla kadının kapları paramparça olur. Bunu, türbede yatan Bahattin Şeyh’in yaptığına inanılır.[49]

Yukarıdakine benzer tabiat olaylarına hükmetme motifinin en eski örneğine  Hunlar ve Göktürkler döneminde de rastlıyoruz. Semavî menşeli olduğuna inanılan devlet yönetimindeki biri tabiat olaylarını yönlendirebiliyordu. Bu güçleri sayesinde Hunlar V. yüzyılda kendilerini Cücenler’e karşı koruyabilmişlerdir.[50]

Bu durumun İslâmiyet sonrasında da devam etmektedir. Hem Müslüman Türklerin hem diğerlerinin kamlar vasıtasıyla bu tip tabiat olaylarını meydana getirmeye devam ettikleri kaynaklarda bildirilmektedir. Sahip oldukları Yada taşı sayesinde Türklerin tabiat kuvvetlerini istedikleri gibi yönlendirdiklerini görmekteyiz.[51]

Bahattin Şeyh bağlı olarak anlatılan efsanedeki gibi bir çok evliya ilgili olarak anlatılan bu tip efsanelerin veya inançların kaynağının eskiden kamlar tarafından gösterilen olağanüstü hâller olduğu kanaatindeyiz.

            5. Ateşe Hükmetmek veya Ateşin Yakmaması:

Menkıbelerde sıkça rastladığımız motiflerden biri ateşte yanmama veya ateşe hükmetme motifidir.[52] Bu motife hem semavî kaynaklarda hem menkıbelerde hem de destanî ürünlerimizde rastlarız.[53] Şebinkarahisar’da dinlediğimiz bir efsanede de bunu görmekteyiz. Ordusuna asker toplayan Yavuz Zun Baba (Mahmut Çağırgan)’nın köyüne geldiğinde yedi kardeşi oturmuş zikir yaparken bulur. Bunların miskin miskin oturmasına kızan Yavuz hepsini yanmakta olan fırına attırır. Ertesi sabah fırının ağzı açıldığında yedi kardeşin olduğu gibi durduğu, sakallarının buz tutmuş olduğu görülür.[54] 

Bu motifin bizdeki ilk örneklerine eski kamlarda rastlarız. Kamların temel görevlerinden birinin sihir ve büyücülük olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Kamlar bir takım sihrî tecrübeler sonunda ateşin yakıcı etkisini yok etmeyi başarabilmişlerdir. Kazandığı bu davranış sonucunda kam ateşe hükmedebilmekte, vücudunu ateşe karşı duyarsız hâle getirebilmektedir.[55]

Bir başka teoriye göre, kamlar, vücutlarına sonradan giren ateşten korkmayan bir ruh sayesinde ateşin yakıcı etkisinden kurtulabilmekte veya bunu yok edebilmektedirler. Bunun gibi acılara karşı koyabilen bir ruh sayesinde de kesici veya yaralayıcı aletlerin yaptıkları etkiye karşı duyarsız olabilmektedirler.[56]

Bu gibi davranışları  Türklerden başka Moğollarda ve onların etkisiyle İslâmî dönemde ve hatta günümüzde dahi görmekteyiz. Moğolların Bağdat’ı almasından sonra burada bulunan Rufaî dervişleri şeyhlerinin hiç bilmediği yılanlarla oynamak, vahşi hayvanlara binmek,  ateşe girmek gibi kabiliyetlerin nasıl yapıldığını öğrenmiş, daha sonra gittikleri yerlerde bunları göstermeye başlamışlardır.[57] Buna benzer ateşin yakmaması, kesici ve delici aletlerin zarar ve acı vermemesi gibi davranışlar diğer tarikatlarda görülmese de Rufaî tarikatı mensupları bu uygulamaları günümüzde de devam ettirmekte, basına yansıdığı kadarıyla da bunları hepimiz görmekteyiz.

İnsanların en korktukları şeylerden biri ateş ve yanmaktır. Ateşte yanmama veya ateşe hükmedebilme insanlara bir üstünlük kazandıracağı ve onlara karşı bir ilgi uyandıracağı kaçınılmaz bir gerçektir. Böyle olunca bu davranış her ne kadar diğer tarikat mensuplarınca gösterilmese de toplumumuz sevdikleri insanda böyle bir gücün yokluğunu eksiklik olarak görmüşler, ona yakıştıramamışlar ve bunun neticesinde başka bir tarikata ait bir davranış biçimini ona da yüklemiş olabilirler.

Bunun yanında daha önce belirttiğimiz gibi, bölgenin Moğolların etkisini en fazla hisseden yerlerden olması hasebiyle bu davranış Rufaî dervişlerinden değil de doğrudan Moğol kamlarından alınmış da olabilir.[58] Safevi ve Akkoyunlular’ın saraylarında dahi Şaman din adamlarının bulunduğunu ve bu bölgenin uzun süre onların etkisi altında kaldığını ve hikâyenin geçtiği dönemi hatırlayacak olursak, bu ihtimâlin en azından bu bölge için hayli kuvvetli olduğunu düşünebiliriz.

Anadolu’nun değişik yerlerinde ateşe atılmak suretiyle cezalandırılmak istenenlerin, ateşin suya, atılanların balığa dönüşmesi şeklinde yanmaktan kurtulduklarına da rastlarız. Ancak evliya menkıbelerine bağlı olarak anlatılan ateşte yanmama menkıbelerinde böyle bir dönüşüm söz konusu değildir.

6. Su Olmayan Yerden Su Çıkarmak:

Şebinkarahisar çevresinde evliyalarla ilgili anlatılan efsanelerde en fazla geçen motiflerden biri “su çıkarma” motifidir. Susuz bir yere değirmen yaptıran Menteşe Şeyh asasını yere vurunca bir değirmeni döndürecek kadar su çıkar.[59] Abdest alıp namaz kılmak isteyen Hasan Şeyh, su çıkması için asasını yere vurduğunda su çıkar.[60] Susuz bir yere değirmen yaptıran Hasan Şeyh, su çıkması için asasını bir kayaya vurunca bir değirmeni döndürecek su çıkar.[61]

Bu motif, Ocak tarafından Kitab-ı Mukaddes kaynaklı olarak gösterilmektedir. Ancak aynı motifi İslâmiyet öncesi Türk efsanelerinde de görmekteyiz.[62] Bu yüzden motifin İslâmiyet’i kabul etmeden önceki inançlarımızdan Şamanizmdeki Yersu kültüyle ilgisi olduğu kanaatindeyiz. Ancak K. Mukaddes’te bulunan bu motif Anadolu’nun fethinden sonra, burada yaşayan toplulukların kültürü vasıtasıyla motifin diri kalmasını sağlamış olabilir. İslâmiyet öncesine ait bir efsaneden alınmış olup aşağıda gösterdiğimiz motifle, Şebinkarahisar efsanelerinden aldığımız yukarıdaki motifleri karşılaştırdığımızda bunların aynı şeyler olduğunu görürüz. 

 İslâmiyet sonrasında Kur’an ve hadiste karşılaştığımız bu motife[63] menkıbelerde, özellikle de Bektaşî menkıbelerinde fazla rastlıyoruz. Ocak’ın verdiği bilgileri[64] ve Anadolu’ya gelişimizden sonra teşekkül etmiş olan Bektaşî menkıbelerini ve destanî ürünlerimizi göz önüne alarak yaptığımız bir değerlendirmede, motifin yerleşik Anadolu kültüründen, dolayısıyla Kitab-ı Mukaddes’ten fevkalâde beslendiğini söyleyebiliriz.[65]

B. Semavî Dinlerden (Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Hadis)

     Kaynaklanan Motifler:

1. Öldükten Sonra Keramet Gösterme:

Eski Türk inançlarında, Kitab-ı Mukaddes’te ve İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’an ve hadiste bu motifle karşılaşmamamıza rağmen Türk menkıbelerinde, İslâmiyet sonrası ortaya çıkan destanî ürünlerde en fazla karşılaştığımız motiflerden biridir. Bu motifi Şebinkarahisar ve çevresinde anlatılan birçok efsanede görebiliriz.

Halkın kendisini ziyaret edememesi üzerine bir toprak kayması sonucu Kelkit Çayı’nın ortasına gelen Koyun Baba, suyun her yıl bir tarafından akmasını sağlayarak iki yılda bir herkese kendisini ziyaret etme fırsatı sağlar.[66] Kılıçkaya barajı bittiğinde türbesi su altında kalacak olan Ada Dede su altında kalmamak için bir gece türbesinden çıkıp bilinmeyen bir yere gider.[67] Her akşam evine giderken mezarına bevleden sarhoşa bir gece mezarda yatan evliya tarafından iki tokat vurulur ve bir daha buradan adam gibi geçmesi söylenir.[68] Bu motifle ilgili örnekleri çoğaltmak mümkün fakat biz bunların yeterli olduğunu düşündüğümüzden diğer örnekleri vermeyeceğiz.

Evliya menkıbelerinde sıkça geçmesine rağmen kutsal kitaplarda yer almayan bu motifin ölüm sonrası yeniden dünyaya gelme “tenasüh” inancıyla ilgisi olsa gerektir. Bu gün Anadolu’nun bir çok yerindeki göllerde bulunan balıklarla ilgili olarak anlatılan efsaneler ve bunlarla ilgili inançlar bunun yansımaları olduğunu zannediyoruz. Semavî dinler böyle bir inancı kabul etmemektedir. Bir dönem Türkler üzerinde fevkalâde etkili olmuş Budizm ise bunu inancının temeli yapmıştır. Budizm döneminde Buda rahipleri hakkında anlatılan hikâyeler, daha önce de belirttiğimiz gibi, İslâmiyet’ten sonra bazı  değişikliklerle İslâmî bir kılıfa bürünerek dervişler ve veliler için anlatılmaya başlanmıştır. Bunun yanında Bektaşî geleneğinde Budizm etkilerinin İslâmiyet sonrasında da Budizm’dekine benzer yapısıyla varlığını devam ettirdiğini görmekteyiz.[69]

Bu inancın Türkler arasında bu derece yaygınlık kazanmasında öldükten sonra kendileri için çeşitli etkinlikler yapılan, kurbanlar kesilen, ruhları kutsanan mallarıyla birlikte gömülen ve bir nev’i ölmedikleri, başka bir hayat yaşadıkları düşünülen eski Türk inanç sistemlerinden atalar kültünün etkili olduğunu zannediyoruz. Zira Atalar kültüne ait inançlar ve uygulamalar kişiyi tenasühî bir inancı kabul etmeye hazır hâle getirmektedir. Böyle bir haletiruhiye içinde bulunan Türklerin Budizm’de bunu bulunca, onu kabul ederek, doğrudan veya dolaylı olarak bu inancın izlerini  günümüze kadar taşımış oldukları kanaatindeyiz.

2. Belâ Musallat Etme:

Bu motifi çevrede anlatılan birkaç efsanede net bir şekilde görmekteyiz. Bunun yanında tabiat olaylarına hükmederek insanların başına gelenleri de felâket olarak düşündüğümüzde bu sayıyı artırmamız mümkündür.

Adamın biri Arap Evliyası’na saygısızlık edince ertesi günü evinde genç birisi ölür.[70] Zun Baba’nın türbesini ziyaret eden Şebinkarahisar kaymakamı türbenin ortasında bulunan taşı söktürmeye kalkınca, aniden hastalanır ve hastaneye zor kavuşturulur.[71]

Bu motifi bu ad altında İslâm öncesi Türk inançlarında bulamıyoruz. Ancak kamların tabiat kuvvetlerine hükmedebilme kabiliyetleri sonucu düşmanlarının başına bir kısım tabiî felâketler getirdiklerini düşünecek olursak, bu inancın ve evliyalara bağlı olarak anlatılan bu gibi hikâyelerin köklerinin de Şamanist dönemde olduğunu düşünebiliriz.

Bu motife Kitab-ı Mukaddes’te ve K. Kerim’de de rastlamaktayız. Kur’an’da geçmesine rağmen hadiste geçmeyip Sünnî menakıpnamelerin yalnızca birinde geçen böyle bir motifin Kur’an’dan çok K. Mukaddes kaynaklı olma ihtimâli daha fazladır. İnsanlara kötü davranmak her zaman iyiliği emreden dinimizin ahlâk prensiplerine aykırı olduğu gibi, insanlara başkalarını cezalandırmak gibi bir hak da verilmemiştir. Kur’an’da geçen motifler ise geçmişte sapıklığa düşen, Allah’ın emirlerine uymayan toplumların başına gelenleri somut bir şekilde göstererek, insanları uyarmak, kötü şeylerden caydırmak için konulmuş olsa gerektir. 

K. Mukaddes vasıtasıyla Anadolu kültürüne geçen bu motif Anadolu’ya gelmemizden sonra buradaki yerleşik kültürden bizim hikâyelerimize geçmiş olabilir. Bektaşî menakıpnamelerinin çoğunda bu motifle karşılaşmamıza rağmen Sünnî menakıpnamelerin yalnızca birinde (Ariflerin Menkıbeleri) bu motife rastlıyoruz.[72] Mevlâna’ya isnat edilerek anlatılan bu menkıbede mekânın (Konya) dönemi itibarıyla Kitab-ı Mukaddes kültürüyle içiçe olduğu düşünülürse bu etkilenmenin normal olduğunu düşünebiliriz. Bu durum yukarda söylediğimiz ikinci ihtimâli daha da güçlendirmektedir.

3. Az Yiyecekle Çok Kişiyi Doyurma:

Bu motif Anadolu coğrafyasında pek çok kişiye izafe edilerek anlatılan motiflerden biridir. Mekân, kişiler ve yiyecek maddesi değişmesine rağmen bütün evliyalar ellerinde bulunan az bir yiyecekle bir çok kişiyi, bazen buradaki gibi bir orduyu doyurur.

Çevrede anlatılmakta olan efsanelerde de bu motifle karşılaşmaktayız. Koyun Baba sürekli kesmesine rağmen koyunlarının sayısı hiç azalmaz.[73] Derviş Ali Baba elindeki birkaç ekmek ve bir sitil yoğurtla bir orduyu doyurur, bir miktar da artar.[74] Yavuz’u misafir eden Çoban Baba bir koyun ve yarım çuval bulgurdan yaptığı yemekle bir orduyu doyurur.[75]

Bu motifle ilk önce K. Mukaddes’te karşılaşmamıza rağmen Türk İslâm menkıbelerinde sıkça rastladığımız motiflerden biridir. Aynı motifi hadisi şerifler içerisinde de görmekteyiz.[76] Motif menkıbelere girerken K. Mukaddes’ten de İslâmî kaynaklardan da girmiş olabilir. Kur’an’da bu motife benzer bir kıssa olmasına rağmen K. Mukaddes’in Kur’an’dan önce olması ve bu motife rastlamamızdan dolayı motifin K. Mukaddes kaynaklı olması daha muhtemeldir.

4. Duanın ve Bedduanın Tutması:

Türk efsanelerinde darda kaldıkları anda yaptıkları dua sonucu insanların dualarının anında  kabul olduğunu, korktukları akıbete uğramadıklarını görürüz. Bazen de insanlar yapılmaması gereken bir işi yaptıklarında hemen o anda cezalandırılırlar. Evliyaların da böyle bir güce sahip olduğuna, dualarının veya beddualarının anında kabul olduğuna inanılır. Bu motifi Şebinkarahisar efsaneleri içerisinde de görmekteyiz.

İbrahim Şeyh un alması için değirmene gönderdiği gelinine sıkı sıkı değirmenin ambarına bakmamasını söyler. Ambara bir şey koymadan mısırın nereden geldiğini merak eden gelin, değirmenin ambarına bakar. O anda değirmenin oluğuna ağzından mısır akıtan yılan kaybolur. Bunu evinden gören İbrahim Şeyh, gelinin sözünü tutmamasına kızarak gözlerinin kör olması için beddua eder. O anda gelinin gözleri kör olur.[77] Kemiklerden diriltme motifini verirken geçen efsanede ise duanın anında kabul olmasıyla karşılaşırız. Yedi derviş ve hocaları yanlarına gelen geyiği kesip yedikten sonra kemiklerini derisinin içine koyup dua ettikten sonra geyik canlanıp geldiği yere geri giderken, Yavuz’u misafir eden çobanın duası sonucu koyunun dirildiğini söylemiştik. 

Bu motif hem K. Mukaddes’te hem İslâmî kaynaklarda karşılaştığımız bir motiftir. Kamların sahip oldukları güçler sayesinde istediklerini gerçekleştirebildiklerini biliyoruz. Bunun yanında motifi hem Sünnî hem de Bektaşî menkıbelerinde görmekteyiz. Halk arasında evliya olarak bilinen insanların dualarının ve beddualarının kabul olacağı inancı hâlâ yaygın olan bir inançtır. Bu yüzdendir ki insanlar, evliya olduklarını kabul ettikleri insanların dualarını ve gönüllerini almak için onları ziyaret ederler, başları sıkıştıklarında onların dualarını talep ederler.

Kamların geçmişte toplum üzerindeki etkisini ve kamlar ile evliyalar arasındaki benzerlikleri düşündüğümüzde bu inancın temellerinin Şamanî inançlarla ilgisi olduğunu düşünebiliriz. Fakat motif semavî inançlarda görüldüğünde göre bunun kaynağını K. Mukaddes veya  İslâmî kaynaklarda aramamız gerekmektedir. K. Mukaddes İslâm’dan önce geldiğine göre motifin ilk kaynağıdır. Zira semavî inançların kökleri daha eski, halk üzerindeki etkileri daha fazla, değişmeleri ve etkilenmeleri daha zordur. Ayrıca bütün dinlerde dualar ve beddualar kabul edilmesi için edilir.

III. Sonuç:

Motiflerden de anlaşılacağı üzere menkıbelerde vurgulanan hep dinî unsurlardır. Her ne kadar motiflerin birçoğunun çevrede daha önce var olan dinî inançlarla ilgisi olsa da bunlar yerleşik insanların yeni tebliğ edilen dine daha sıcak bakmalarını ve daha fazla ilgi duymalarını sağlamak için dervişler tarafından bilinçli olarak İslâmî bir kılığa sokularak alınan motiflerdir. Bu uyarlamalardan dolayı özellikle Sünnî menkıbelerin hiçbirinde İslâm’ın özüne, esasına aykırı bir durumla karşılaşmayız. Çünkü burada geçen motiflerin hemen hepsini biz Kur’an ve hadiste görmekteyiz.[78]

Şebinkarahisar ve çevresinde anlatılmakta olan efsanelerdeki motiflerde iki kaynaktan gelen unsurların hâkim olduğunu görüyoruz. Bunlar kısaca semavî ve semavî olmayan kaynaklardan kaynaklanan motiflerdir. Baştan beri bölgede gördüğümüz ve kökenleri konusuna açıklamalar yapmaya çalıştığımız bütün inançları dikkate aldığımızda, çevrede eski Türk inançlarına dair izlerin hem daha yaygın hem de diri bir şekilde varlığını devam ettirdiğini görmekteyiz. Bu inançların bu denli yaygın ve canlı olmasının çeşitli sebepleri vardır.

“Giriş”te de belirttiğimiz gibi bölge, Türklerin Anadolu’da ilk yerleştikleri ve aynı zamanda geçiş alanlarından biridir. Onuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar sürekli doğudan batıya doğru bir göç olduğunu hatırlarsak, bu gelenler sayesinde bölgedeki insanların sahip oldukları inançların taze kalacaklarını düşünebiliriz.[79] Ayrıca Moğol ordusunda şaman birçok din adamının olduğu ve Moğollar’ın Selçukluları yendikten sonra bir süre çevrede hüküm sürdükleri bilinmektedir. Bu etkenlerin bölgede Şamanî inançların canlı kalmasına imkân sağladığı kanaatindeyiz.

Anadolu Selçukluları’nın yıkılmasından sonra Beylikler ve Osmanlı’nın kuruluş ve gelişme dönemlerinde bölge bir süre İran’da kurulan Safevi Türk devletinin etki alanı içinde kalmıştır. Bu devlet içerisinde eski Türk inançlarının ne denli güçlü olduğunu devletin en ünlü hükümdarının yeniden dirilmelerinden korktuğu için düşman olarak kabul ettiği insanların kabirlerini açtırarak kemiklerini yaktırmasında görmekteyiz.[80] “Yakın-Doğu’da İlhanlılar çağında orduda ve Moğol sarayında kamların bulunduğunu biliyoruz. İlhanlılar’ın İslamiyet’i kabul etmesinden sonra bile kamlar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bundan yaklaşık bir yüzyıl sonra da, İslam’ın esaslarına çok bağlı ve bu esasları iç politikası için bir dayanak olarak kullanan Timur’un ordusunda bile hâlâ kamlar vardı.”[81]  Böylesine canlı bir inancın nüfuzu altında kalan insanlarda eskiye ait inançların diri kalması gayet tabiî olsa gerektir.

Bölgede görülen K. Mukaddes kaynaklı motiflerin, Türklerin Anadolu’yu fethetmesinden sonra buralardaki yerleşik halkın inançlarının ve onlara ait dinî menkıbelerin Türk inançlarını veya kültürünü etkilemesi şeklinde düşünebiliriz. Bu motiflerin Sünnî evliya menkıbelerinde pek az görünmesine mukabil gayrı Sünnî veya Bektaşî menkıbelerinde görülmesi bu etkilenmeden olsa gerektir. Çünkü Anadolu’da Bektaşî babalarının ve dervişlerinin mekânları, İslâmî hayatın daha canlı yaşandığı, kuralların daha sıkı uygulandığı, ilmî hayatın daha canlı olduğu şehir merkezlerinden ziyade köyler veya kırsal kesimler olmuştur. Bu durumda dış etkilere açık olan kırsal kesimdeki insanlar yerleşik insanların kültüründen etkilenmiş, bunlar zaman içinde inançlara, kültürel ürünlere, âdet ve uygulamalara  yansımıştır. Bu yüzden Bektaşî menkıbelerinde K. Mukaddes kaynaklı bir kısım motiflere fazlaca rastlamaktayız.

K. Mukaddes kaynaklı motiflerin bir diğer sebebi de Türklerin engin hoş görüsü sayesinde yerleşik gayri müslim halkın her türlü ibâdetinde özgür olması, rahat durduğu müddetçe kimse tarafından rahatsız edilmemesinin ve kendi kültürünü yaşatabilmesinin  sağladığı özgürlüktür. Bunun yanında önemli unsurlardan biri, K. Mukaddes kaynaklı motiflerin Kur’an veya hadiste de yer almasıdır. Zaten temelde hepsinin kaynağı bir, fakat daha öncekiler tahrif edilmiştir.     

İster eski Türk inançları ister K. Mukaddes kaynaklı olsun, eskiye ait inanç motiflerinin bu kadar sağlam ve canlı kalabilmesindeki en önemli unsur, bölgenin coğrafî şartlar dolayısıyla dış etkilere kapalı olması yanında Türk insanının inançlarına olan bağlılığındandır.

 

 

 



*     KTÜ Giresun Eğitim Fakültesi

[1]     Hasan Tahsin Okutan, Şebinkarahisar ve Civarı, Giresun 1949, s. 66

[2]     Okutan, a.g.e, s. 65

[3]     Okutan, a.g.e, s. 66

[4]     Saim Sakaoğlu, “Efsane – Menkıbe Bağı”, V. Milletlerarası Türk Halk Edebiyatı Kongresi Halk  Edebiyatı Seksiyon Bildirileri II, Ankara 1997, 241.  Kelimenin aslı ‘menkabe’dir. Ancak yaygın kullanım ve Türkçe’nin ses yapısına uygun şeklin bu olduğu fikrinden ve Türkçe Sözlük’te de bu şekilde geçtiğinden böyle kullanmayı tercih ettik.

[5]     Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. 6, İstanbul 1986, s. 253

[6]     Türkçe Sözlük, Ankara 1988, s. 1007

[7]     Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1981, s. 27

[8]     A. Yaşar Ocak, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıbnameler, Ankara 1997, 27 ; (Bundan sonra: Menakıbnameler olarak kısaltılacaktır.); A. Yaşar Ocak, Bektaşî  Menakıbnamelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri,  İstanbul 1983, s. 1

[9]     Ocak, Menakıbnameler, s. 28

[10]    Türkçe Sözlük, Ankara 1988, s. 839

[11]    Ocak, Menakıbnameler, s. 27

[12]    Ocak, a.g.e., s. 1

[13]    Ocak, a.g.e., s. 3

[14]    Ocak, a.g.e., s. 29

[15]    Türk Dili ve Edebiyatı Ans., s. 253-254

[16]    Ocak, a.g.e., s. 30

[17]    Ocak, a.g.e., s. 30-31; Köprülü, İlk Mutkasavvıflar, s. 19

[18]    Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 1; Ocak, Menakıbnameler, s. 10

[19]    Ocak, Menakıbnameler, s. 10

[20]    Ocak, a.g.e., s. 11

[21]    Ocak, a.g.e., s. 11

[22]    Ocak, Menakıbnameler, s. 11

[23]    Ocak, a.g.e., s. 12- 13

[24]    Türk Dili ve Edebiyatı Ans., s. 254

[25]    A.g.e. s. 254

[26]    Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı I, Ankara 1997,  s. 73

[27]    Hikmet Tanyu, Türklerin Dinî Tarihçesi, İstanbul 1998, s. 24

[28]    İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ankara 1980, s. 27

[29]    Fuad Köprülü, Türk – Moğol Şamanizminin Tasavvufi İslam Tarikatları Üzerindeki Tesiri, (Çev. Ferhat Tamir),  Bilig, 1, Bahar 1996, s.1

[30]    Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1986, s. 204

[31]    İnan, a.g.e.,  s.  207

[32]    Ocak, Menakıbnameler, s. 31-32

[33]    Okutan, a.g.e., s. 153

[34]  “Türklerde her hâlde binlerce yıldan beri kuzeyin sembolü olarak kullanılmıştır. Çünkü çeşitli kavimler ile kültürler, kuzeyin karanlıklar ülkesi olduğu üzerinde birleşmişlerdir. Nitekim Müslümanlar da kuzeye “Diyar-ı zulmet” demişlerdir. Bundan dolayı Türkler kuzeyle ilgili ne varsa onları kara tanıtması ile tanıtmışlardır.” Bunun yanında kara kelimesi Türkçe ifadelerde zorluk, güçlük, kuvvetlilik; kötü, acı vb. anlamlarda da kullanılmaktadır. Kalenin coğrafi yapısından veya geçmişten günümüze şehrin başına birçok tabiî felaket gelmesinden dolayı böyle bir sıfatla    adlandırılmış olabilir (Reşat Genç, Türk İnanışları ile Millî Geleneklerimizde Renkler ve Sarı Kırmızı Yeşil, Ankara 1999, s. 48)  

[35]    Ocak, Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıbnameler, Ankara 1997; Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri, Ankara 1983; Bektaşî Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç  Motifleri, İstanbul 1983

[36]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, İstanbul 1983, s. 26

[37]    Recep Şeyh’in türbesinin yanındaki çeşmeyle ilgili şöyle bir inanç ve efsane anlatılır: Hasta çocukların gömlekleri çeşmeye ıslandığında eğer batarsa çocuğun öleceğine inanılır. Batmazsa çocuğun yaşayacağına inanılır. Hastalanan iki çocuğun gömlekleri çeşmenin teknesine atılır. Gömleği batan çocuğun öleceğine, batmayan çocuğun ise yaşayacağına inanılır. Böyle bir uygulama sonunda daha ağır hasta çocuğun gömleği batmaz, az hasta çocuğun gömleği batar. Bir süre sonra ağır hasta çocuk iyileşir, diğer çocuk ise ölür (Cengiz Gökşen, Giresun Efsaneleri, Trabzon 1999, 96 (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi))

[38]    M. Ergin, Dede Korkut Kitabı I,  Ankara 1997, s.117

[39]    Gökşen, a.g.t., s. 51

[40]    Gökşen, a.g.t., s. 52

[41]    Ocak, Menakıbnameler, s. 79-80

[42]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri,  s. 104-105

[43]    Gökşen, a.g.t., s. 81

[44]    Bu efsaneye göre, Yavuz Sultan, Çaldıran  seferine giderken Çobanlı mevkiinde bir çobana rastlamış. Çoban, Yavuz’dan askerleriyle birlikte kendisine konuk olmalarını rica etmiş. Yavuz’da bu isteği kabul etmiş. Çoban abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra davarlarından birini kesip yüzmüş. Eti hazırlanan kazanlara dağıtmış. Evinden getirdiği yarım çuval bulguru kazanlara pay etmiş. Kendi eliyle yemekleri pişirip askerlere dağıtmış. Yalnız kemiklerininin atılmamasını ve noksansız olarak kendine getirilmesini Yavuz’dan rica etmiş. Dört kazan yemek bütün askerleri doyurmuş birazı da artmış. Biriktirilen kemikler biraraya getirilip koyunun derisi içerisine konmuş. Çobanın duası sonucu fakat bir ayağı topal kalmış. Çoban kemiklerden birinin eksik olduğunu bu yüzden koyunun topal kaldığını söylemiş. Bunun üzerine Yavuz saklattığı aşık kemiğini çobana verir (Tahsin Okutan, Şebinkarahisar ve Civarı, Giresun, 1949, s. 126)

[45]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, s. 123

[46]    Ocak, a.g.e.,  s. 124

[47]    Gökşen, a.g.t., s.  61

[48]    Köprülü, a.g.m., s. 1

[49]    Gökşen, a.g.t., s. 98

[50]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, s. 115

[51]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, s. 115; Yada Taşı=Yad (Yağmur Taşı): Türk dini tarihi içinde yağmur taşı (yada, yada) olarak doğulu ve    batılı bilim adamlarının dikkatini çekmiş bir taştır. Daha fazla bilgi için Hikmet Tanyu, Türklerde Taşlarla İlgili İnançlar, s. 45; Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 160

[52]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, s. 117

[53]    Ocak, Menakıbnameler, s. 75-76

[54]    Gökşen, a.g.t., s. 51

[55]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameler, s. 120

[56]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameler, s. 120

[57]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, s. 121; Köprülü, a.g.m., 2-3

[58]    1243’ten sonra İlhanlılar’ın etkisine giren çevre 1264’ten sonra tamamen Moğollar’ın eline geçmiştir. Okutan, a.g.e., s. 89                                                                                                                                                                                                                                                                             

[59]    Gökşen, a.g.t., s. 51

[60]    Gökşen, a.g.t., s. 67

[61]    Gökşen, a.g.t., s. 54

“X. yüzyıldan 60 nesil önce yaşamış Türk Şahı Börü Tigin susuzluktan  darlandığı bir dağ eteğinde mızrağını toprağa saplayarak su istemiş, mızrağın saplandığı yerden gür bir su akmağa başlamış.”  Öztürk, Ali, “Tük Efsanelerinde Gök Dini veya Şamanizm İzleri”, 1. Milletlerarası Türk halk Edebiyatı ve Folklor Kongresi 11-12 Ekim 1988 Tebliğler, Konya 1990, s. 252

[63]    Ocak, Menakıbnameler, s. 79-80

[64]    Ocak, Anadolu dışı eski Türk efsane ve masallarında yerden veya kayadan su çıkarma motifinin bulunmaması bunun eski Türk inançlarıyla alakası olmadığını göstermeye yeter. Geriye Kitab-ıMukaddes ve İslami gelenek kalıyor ki menkıbelerin cereyan tarzları va eldeki örnekler, ikinciden de bir şeyler bulunmasına rağmen asıl birincinin bu konuda örnek tip vazifesini gördüğü intibaını vermektedir. (Bektaşî Menakıbnameleri, 215).

[65]    Ocak, Menakıbnameler, s., 75, 82

[66]    Gökşen, a.g.t., s. 44

[67]    Gökşen, a.g.t., s. 104

[68]    Gökşen, a.g.t., s. 101

[69]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, s. 133

[70]    Gökşen, a.g.t., s. 102

[71]    Gökşen, a.g.t., s. 97

[72]    Mevlâna bir gece medresenin damında oturuken âdeta birden cezbeye gelerek şiddetli bir fırtına çıkartmış vekuvvetli bir yağmur yağdırarak Konya’yı tüm sele vermiştir. O bu davranışıyla hakkında dedi kodu yapanları cezalandırmak ister gibi. (Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, s.117).

[73]    Gökşen, a.g.t., s. 44

[74]    Gökşen, a.g.t., s. 56

[75]    Okutan, a.g.e., s. 126

[76]    Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, s. 204

[77]    Gökşen, a.g.t., s. 51

[78]    Bilgi için Ocak’ın Menakıbnameler adlı eserinin 70 ile 96. sayfaları arasındaki tablolara  bakılabilir.

[79]    Köprülü, a.g.m., 2

[80]    Eski bir Türk inancı olan kemiklerden dirilme motifine ait menkıbeler bütün Anadolu’da farklı kişilere   ithaf edilerek hâlâ anlatılmaktadır. Eski Türkler düşmanlarının tekrar dirilmesini önlemek için onları kemiklerini yakmışlardır. Şah İsmail Dulkadirli beylerinin, İmamı Azam’ın, Abdulkadir Geylanî’nin mezarlarını açtırarak kemiklerini yaktırmıştır. Aynı şekilde Cengiz Han’ın oğlu Tuluy istila ettiği yerlerde bulunan Müslüman Türk hükümdarlarına ait mezarları açtırarak buralardan çıkan kemikleri yaktırmıştır. Böylece her iki hükümdarda düşmanlarından ebedî olarak kurtulduklarına inanmaktadır. (Ocak, Bektaşî Menakıbnameleri, s. 124).    

[81]    Köprülü, a.g.m., 2

 


Tür : Astronomi ve uzay Tarih : 13.07.2006
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this