ŞEBİNKARAHİSAR’DAKİ HALK İNANMALARI

Anasayfa » Bilimsel Bildiriler » ŞEBİNKARAHİSAR’DAKİ HALK İNANMALARI
share on facebook  tweet  share on google  print  

ŞEBİNKARAHİSAR’DAKİ HALK İNANMALARI

"Bilimsel Bildiriler" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar

                       

                                                           Doç.Dr. Ali ÇELİK*

Öğr. Gör. Nazım KURUCA*

 

Binlerce yıldan beri bir Türk vatanı olan Şebinkarahisar, Türk kültürünün birçok unsurunun bugün de bozulmadan yaşatıldığı ender yerlerden birisidir. Daha yakın bir zamana kadar masalların, halk hikâyelerinin, efsanelerin anlatıldığı, türkülerin söylendiği, millî oyunların oynandığı, annelerin çocuklarını ninelerinden öğrendikleri ninnilerle uyuttuğu bu bölge de ne yazık ki kültür erozyonundan nasibini almaya başlamıştır.

Şebinkarahisar Türk kültür unsurlarını, Türklerin Anadolu’yu ilk fetih hareketlerinden sonra görmeye ve yaşamaya başlamış bir yurt köşesidir. Bu bölgeye hakim olan Selçuklu, Akkoyunlu, Eratnalı ve Osmanlı gibi Türk devletleri aynı kültür unsurlarını taşımaları hasebiyle Şebinkarahisar’da Türk kültürü hiçbir kesintiye uğramadan günümüze kadar gelişerek ve güçlenerek gelmiştir. Asırlarca Orta Asya’dan batıya, özellikle de Anadolu’ya devam eden  Türk göçleri bu bölgedeki kültürel zenginliğin ve gücün en önemli kaynağıdır. Türk insanı gittiği her yer gibi buraya da  kendi inancını ve kültürünü taşımış, dağlarını , ormanlarını, nehirlerini, su kaynaklarını, hayvanlarını, canlı veya cansız bütün varlıklarını kendi dilince adlandırmış, kendi kültür motifleriyle süslemiş, yeniden şekillendirmiştir.

Halk kültürü statik değil dinamik bir yapıya sahiptir. Komşu kültürleri etkiler ve onlardan da etkilenir. Halk kültürü ürünleri çevresinde birçok inanç, âdet, töre, tören, ayin, dinsel ve büyüsel özlü pratikler kümelenerek, halk kültürü ürünlerini bağlı bulundukları kültürlerin beklentilerine ve  kalıplarına uygun bir biçimde etkilerler. Halk kültürü ürünlerine ortaya çıktıkları yörenin geleneksel kültürü yansır.[1]

Bizim inanmalar dediğimiz halk inançları da sözü edilen bu halk kültürü ürünleri içinde önemli bir yere sahiptir.

Bu tebliğin konusu olan Şebinkarahisar yöresi inanmalarını doğru bir şekilde anlayabilmek ve değerlendirebilmek için, Türk milletinin inanç ve ahlak  yapısındaki temel değerleri bilmek,  Türklerin tarih boyunca mensubu oldukları dinleri ana hatlarıyla tanımak gerekir.

Türk milleti, binlerce yıllık tarihi içinde birçok din ve kültürle tanışmış, belli oranlarda bunları etkilemiş veya bunlardan etkilenmiştir. Bugün, Türk dünyasında yaşayanların  % 98 kadarı Müslüman, %2 kadarı da  Musevi, Hıristiyan, Budist vs. dir. Türklerin İslâmiyet’e bu kadar itibar etmeleri tesadüfi değildir. Eski Türk Dini de tek Tanrılı bir dindir. “X. yüzyıl başlarında Oğuzlar ,Uygurlar müstesna olmak üzere, diğer Türk elleri gibi kendi kavmî dinî inanışlarını devam ettiriyorlardı. İslâm âleminde Türklerin Allah fikrine sahip oldukları ve bunu Tanrı adıyla ifade ettikleri biliniyordu. Türkler yaratıcıya Uluğ-Bayat adını verdikleri de İslâm bilginlerine ulaşmıştı.”[2] “Bayat, Türklerde kadim (ezeli) demektir   ve Tanrı’ nın sıfatlarındandır.”[3] “Bizans, Arap, Gürcü ve Süryani tarihçileri de  eski Türk dini inancının tek Tanrılı bir inanç olduğunu belirtmişlerdir.”[4]

“Eski Türkler tabiatta bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı. Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su, kaynağı, mağara, ağaç, orman, volkanik göl, deniz, demir, kılıç vb. aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca Güneş, Ay, yıldız, gök gürültüsü, şimşek gibi ruh-tanrılar tasavvur edilmişti. Ruhlar iyilik seven, fenalık getiren olmak üzere iki guruba ayrılıyordu.”[5]

Türk inançlarında Tanrı, başlangıçtan beri hep gökyüzünde tasavvur edilmiş ve bu şekilde inanılmıştır. “İbn-i Fazlan, 10. asırda Oğuzların, herhangi bir felaket karşısında başlarını semaya çevirerek  “Bir Tanrı’’ dediklerini ifade etmektedir.”[6] Bu davranış biçimi oldukça yaygın bir şekilde günümüzde de yaşamaktadır.

“Semavi dinlerde Tanrı’nın çevresinde onun emirlerini yerine getiren meleklere, resullere, kitaplara ve azizlere de kutsal bir gözle bakıldığını görüyoruz. Bu inanç benzer şekliyle Türk inanç sisteminde de mevcuttu. Nitekim, Türk Tengri’ si nin etrafında Tengri tarafından yaratılan ve onun emriyle hareket eden’’iye, ige, ıs, tös’’ gibi muhtelif varlıkların, ayrıca adı geçen sistem içinde mütalaa edilen güneş, ay ve yıldızlar gibi gök cisimleri ile beraber yer, yer-su ve Umay gibi güçlerin kutsal olarak addedildikleri tespit edilmiştir.”[7] “Tabiat ruhlarına Gök-Türk çağında, kitâbelerde görüldüğü gibi, yer-su (‘’yer-sub’’)lar deniyordu. Bu tabir ‘’yer-suv’’ şeklinde Uygurlarda da vardı.”[8]

Türk milleti, dini ve kültürel inancı gereği başka milletlerden farklı olarak soyun, neslin temizliği ahlaklılık ve namusluluk manasındaki asalete de çok ehemmiyet vermiştir.[9] Türklerin güçlü bir ahlaki yapıya sahip oldukları dost- düşman herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir.  XIX. yüzyılda Güney Anadolu’da bir seyahat yapan Fransız araştırıcılardan V. Langlois, bu münasebetle  bölgede yaşayan Türkmenleri yakından tanımak fırsatını bulur. Buradaki Türkmenleri tanıtırken, “Oğuzların ne zina ne de gulamparlık gibi yaygın gelenekleri vardır. Esasen Türk kadınları İslâm dünyasında iffetli kadınlar olarak tanınmışlardır.”[10] der ve Türkmenlerin Yakın Doğu’nun en medeni insanları olduğunu belirtir.

Türklerin eski inançlarıyla onuncu yüzyılda kabul ettikleri  İslâmiyet arasındaki önemli benzerlikler, önceki birçok uygulamanın günümüze kadar taşınmasını sağlamıştır. Bugün,  Anadolu’nun birçok  yerinde olduğu gibi Şebinkarahisar yöresinde de bu  inançların bir kısmının, az-çok değişikliğe uğramakla birlikte asıl unsurlarını muhafaza ederek devam ettiklerini görmekteyiz.      

            Şebinkarahisar yöresi inanmalar açısından oldukça zengin bir bölgedir.  Bu bölgeden tespit ettiğimiz  inanmaları  10 ana başlık altında incelemeğe çalışacağız.

1-Doğumla İlgili İnanmalar:

            Hayatın başlangıcı olan doğum bütün milletlerde olduğu gibi bizde de önemli bir hadisedir. Bu başlangıcın kusursuz olması için alınan tedbirleri, yapılan uygulamaları ve bu uygulamalarla ilgili inanmaları düğün gününden başlayarak, annenin hamilelik dönemini de içine alan  doğum öncesi, doğum esnası ve doğum sonrası olmak üzere üç ana başlıkta toplanabilir.

 

            Doğum Öncesi:

            Çocuk sahibi olmak için yapılanlar:

Soyun ve ailenin  devamını sağlamak için mutlaka çocuk sahibi olmak gerekir. Çok eskiden beri çocuğu olmayanlara iyi gözle bakılmaz, hatta onların Tanrı’nın lanetine uğradıkları bile düşünülürdü. Bu sebepledir ki eskiden beri  Türklerde çocuğu olmayanlar Tanrı’nın rızasını kazanmak için açları doyurur, çıplakları giydirir ve ağzı kutlu kişilerin alkışını - duasını dilerlerdi. “Kimi destanlarımızda, çocuk sahibi olmak isteyenlerin elmalı yerlerde, kutlu pınar başlarında, ata mezarlarında yatması gerektiği vurgulanır.”[11]

Şebinkarahisar ve çevresinde de çocuk sahibi olmak her evli çiftin en başta gelen arzusudur. Burada da çocuğu olmayanlar her yolu denerler. Bütün yörede çocuğu olmayan kadınlar Güdül tepesindeki  şehitliği, Çanaklı evliyasını  ziyaret ederler. Buralara gidemeyenler diğer   evliya mezarlarına, yatırlara giderek  buradaki ağaçlara çaput bağlar   ve  adak adarlar. (Konak köyü, Şahinler köyü, Çakır köy)

Çocuğu olmayan kadınların bereketsizlik getirdiğine hemen bütün Türk dünyasında  inanılmakta ve ocağın söneceği korkusu taşınmaktadır. “Kırgız- Kazaklarda kısır kadınlar bozkırda buldukları tek bir ağacın altında veya bir kuyu pınarı başında koyun kurban ederek sabahlarlar ve Tanrı’dan çocuk dilerlerdi.[12]

Hemen hemen bütün Türk dünyasında yaygın olan, doğum öncesi çocuğun cinsiyetinin tespiti ile ilgili pratikleri Şebinkarahasir’da da görülmektedir.

 Şebinkarahisar ve havalisinde halk özellikle doğacak ilk çocuğun erkek olmasını ister. Erkek ocağın tütmesi, soyun devam etmesi demektir. Bu dileği gerçekleştirmek için, birçok yerde  olduğu gibi Şebinkarahisar ve köylerinde de gelin koca evine  girer girmez  kucağına erkek çocuk oturtulur. Böylece hem ilk çocuğun erkek, hem de zürriyetin bol olacağına inanılır.(Sipahi köyü, Bal taşı köyü  vd.)

Yöredeki bazı  suların çeşitli hastalıklara  iyi geldiğine ve çocuğu olmayanların nasibini açtığına inanılır.(Güneygören köyü)

 

Cinsiyet Tayini:

Yine yöredeki bütün köylerde gelinin oturacağı yerdeki minderlerden birinin altına ip ve süpürge, diğerinin  altına bıçak  koyulur. Gelin, altına  ip veya  süpürge konulan mindere oturursa doğacak çocuğun kız,  altında kesici alet veya  bıçak olan yere oturur ise  çocuğun erkek olacağına inanılır.

“Yörede, hamile kadının karnının durumuna göre de çocuğun cinsiyeti hakkında tahminde bulunulur. Gebe kadının sağ yanı sol yanından ağırsa, şişkinse erkek, sol yanı daha ağır, karnı yayvan, yüzü lekelenmiş ve göğüs uçları kararmışsa kız olacağına inanılır.”[13]

“Türkmen Türklerinde de, hamile kadının doğumundan evvel, doğacak çocuğun cinsiyetine dair fikir veren inançlar vardır.   Hamile kadının karnının sağ tarafında bir depreşme (kıpırdama) olursa, bebeğin erkek olacağına inanılır. Bebek gelinin karnının tam orta yerinde oynar ise o bebeğin kız olacağına inanılır.”[14]

Hıdırellez sabahı  fasulye ekilirse doğacak çocuğun ve buzağının özürlü olmayacağına inanılır.(İkioğul mah., Behramşah köyü) 

Doğum Esnasında :

“Doğum yapacak kadının yanına  yardım için gidecek komşuların içeriye girerken elbiselerinin etekleri sökülür. Böylece doğumun daha kolay olacağına inanılır. Çocuğun göbeği kesilip atılırsa, o çocuk eve  barka girmez. Evde saklanırsa çocuk eve bağlı olur. Çamiye atılırsa imam, okula atılırsa öğretmen olur.” [15]

Çocuklar toprağa belenir. Bazı toprakların iyi gelmediği  ve çocuğu ahlaksız yaptığına inanılır.(Güneygören köyü)

Doğumdan Sonra:

Yeni doğan çocuk ve annesi kırk gün yalnız bırakılmaz. Bırakılırsa al basacağına inanılır. (Doğanyuva köyü)

 Eğer, yeni evliler gerdek gecesi uyurlarsa,  doğduğunda çocuklarını al basar. (Çakırköy)

Doğum sonrası bebeğe ve anneye al karısının musallat olmaması için annenin yatağının yanına bıçak, balta, süpürge gibi aletler konur.( Bal taşı ve Ahırcık köyleri)

Bu inanç değişik  Türk zümrelerinde de vardır.  “Alkarısı, Albastı, Albis, Albıs, Almis, Abası, Al, Alperisi, Alanası, Alruh ve Almış gibi muhtelif adlarla bilinen bu şerir ruhun, genellikle loğusa kadınlara ve yeni doğmuş çocuklara musallat olduğuna inanılır. Taşıdığı yapı ve fonksiyonlarıyla kara iyeler zümresinden olan bu varlığın kişliği gibi, fizikî görünümü de sürekli değişkenlik gösterir. ”[16]

“Türkmen Türklerinin inancına göre ‘’Al Basması’’ ile ‘’Kara Basması’’ farklı şeylerdir. Al Basması gece olur ve ‘’Al’’ yeni doğum yapmış kadınları basar. Al dan onun basmasından korunmak için, gelin yalnız bırakılmaz, onun odasında yaşlı bir kadın da bulundurulur. Yeni doğum yapmış kadının odasında Kuran-ı Kerim bulundurulur. Kara Basması ise gündüz olur ve Kara hamile olmayan insanlarda basabilir. Kara Basması, insanın gözüne bir karartının görünmesi şeklinde tezahür eder. Daha ziyade, yalnız insanları kuytu, tenha yerlerde basar.”[17]

Al karısı ile ilgili bir başka inanç da onun geceleri ahıra gidip atlara bindiği şeklindedir. Eğer gece atın yeleleri örülmüşse bu işi  al karısının yaptığına inanılır. (Baltaşı köyü)

“Trabzon ve havalisinde Al basmasına ait inançların yaygın olarak yaşadığını da görmekteyiz. Al basmasında kadın üzerine bir ağırlık çöker. Kötü rüya görür, kâbus görür. O anda dua okuyabilirse kurtulur. Okuyamazsa delirir farkına varmadan evden bile çıkıp gider. Al basmaması için loğusa kadın yatarken bildiği sureleri okur, dua eder. Yanında beyinin eşyalarından biri bulunur. Yattığı yere Kur’an asılır. Bunların dışında kadın yatarken saçının örgüsünü ağzına alır.”[18]

Basıklık:

Çocukla ilgili inanmaların en önemlilerinden biri, çocuğun yürüyememesi anlamına gelen  basıklıktır. Yörede bununla ilgili de  birçok inanç ve uygulama vardır. vardır. 

Köye yeni gelin geldiğinde basılmamaları için çocuklar uyandırılır. (Saraycık köyü)

Cenaze olduğu zaman önce tuvalete gidilir, sonra eve girilir. Tuvalete gitmeden eve girilirse evdeki kırklı çocuğun basılacağına inanılır. (Doğanyuva köyü)

Eski taş değirmenlerin akıntılarında yıkanıldığı zaman basıklık kalkacağına, yürüyemeyen çocukların yürüyeceğine inanılır. (Dereköy)

Yürümekte sıkıntı çeken veya geç yürüyen çocukların ayak bağlarının (basıklıklarının) çözülmesi için Cuma namazından çıkan ilk kişiye çocuğun ayağına bağlanan kırmızı ip kestirilir. Bu törene Giresun havalisinde olduğu gibi burada da  “ayak bağı kesme’’ adı verilir. (Çakır ve Tekke yar, Behramşah  köyleri)

Yürüyemeyen çocuklar Kızıl Kayalık’ taki  kayaya çıkartılıp aşağıya sarkıtılırsa  yürüyeceğine inanılır.(Çakırköy)

Taşa at mıhı çakılıp çocuk etrafında dolaştırılırsa basıklığın giderileceğine ve çocuğun yürüyeceğine inanılır. (Kavaklar mah.)

Çocukla İlgili Diğer İnanmalar:

Korkan veya hasta olan çocuklara Cumartesi günü kurşun döktürülür. (Kavaklar mah.)

Çocuklara babanın bedduasının geçeceğine, annenin bedduasının ise süt karşı geleceği için geçmeyeceğine inanılır.( Şahinler köyü)

Dedesi hileci, hırsız olursa, torunun da böyle olacağına inanılır.

Torununun torununu görenin cennete gideceğine inanılır.

(Ortabahçe)

Kırkı çıkmamış çocukların bezleri akşam vaktinden sonra yıkanmaz, çamaşır suyu  dışarıya dökülmez. (Ahırcık köyü)

Çocuk boynundan öpülürse hain olur. (Baltaşı köyü)

Çocuklar toprağa belenir. Bazı toprakların iyi gelmediğine ve çocuğu ahlaksız yaptığına inanılır.(Güneygören köyü)

2-Evlenmeyle  İlgili İnanmalar:

Şebinkarahisar ve çevresinde gelinlerin beline kımızı renkte kuşak bağlanır ve başlarına da  yine aynı renkte duvak örtülür. Kırmızı kuşak  gelin kızın iffetli olduğunu belirtir.  Başa  örtülen duvağın da  onu kötülüklerden, kem nazarlardan koruduğuna inanılır.

Geline, eve geldiği gece abdest aldırıp, bereket getireceğine inanarak abdest suyunu evin içine dökerler. (Saraycık köyü)

Yeni evlenen çiftlerin ışıkları gece sabaha kadar yanmazsa al karısı basar. (Örentepe köyü)

Akören köyünde yeni gelin olan bir kız düğünden sonra ilk üç gün süpürge tutarsa hayatı boyunca hiç işinin hiç  bitmeyeceğine inanılır.

Düğün evinde örgü örmenin  gelin ve damada uğursuzluk getireceğine inanılır.

İki bayram arası nikâh kıymanın uğursuzluk getireceğine inanılır.

Gelini ve damadı çekemeyen kişilerin onları bağlayabileceği korkusuyla nikah geceleyin ve gizli kıyılır. ( Yaycı köyü Kozluca mahallesi)

Nikah kıyılırken bıçağın ağzı kapanırsa gelin ile damat bağlanır, yani karı koca olamazlar.(Kadıoğlu köyü)

Nikah kıyılırken evdeki bütün kilitler açık bırakılır. (Duman köyü)

Eve gelin geldiği yıl mahsul bol olursa gelinin ayağının uğurlu geldiğine inanılır. ( Yaycı köyü Kozluca mahallesi)

3-Ölümle İlgili İnanmalar:

Ölümün ebediyete doğru  bir yolculuk, mezarların ise ölen  kişilerin bir nevi  dinlenme yeri gibi düşünülüyor olması bu mekânların  temiz ve korunaklı olmasını gerektirmektedir.  Bu inanış din ile de uyuşmakta olup mezar, dünya ile ahret arasında bir bekleme yeri , bir kapı gibi kabul edilmektedir.

 “Göktürk ve  Uygurlar gibi eski Türkler de öbür dünyada ikinci bir hayatın varlığına inanıyor ve ruh, can manasında ‘’tin’’ kelimesi kullanıyorlardı. Bu aynı zamanda nefes  manasına gelmekteydi. Ölümü nefesin kesilmesi, ruhun bedenden çıkıp uçması şeklinde tasavvur ediyor ve böylece bazen ‘’öldü’’ yerine’’uçtu’’ diyorlardı.”[19]

Nefesi kesildi, ruhunu teslim etti şeklindeki ifadeler Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi Şebinkarahisar’da da kullanılmaktadır. Günümüzde bütün Türk yurtlarında görülen mezarlara  saygı bu yörede de yaşatılmaktadır. Mezarlıklardaki meyveler yenilmemekte, ağaçlar ve dalları kesilmemekte, mezarlık ve çevresi sürekli temiz tutulmakta, çiçekler koparılmamaktadır.

“Asya Hunları’nda her yılın Mayıs ayı ortalarında atalara kurban sunulurdu. Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, mezarlara yapılan tecavüzlerin ağır şekilde cezalandırılmasından da anlaşılıyor.”[20]

Ölümü Düşündüren Önbelirtiler:

Ölüm herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Ne zaman öleceğini bilmeyen insan, başta hayvanların sıra dışı  davranışları olmak üzere birçok şeyden faydalanarak bunu tahmin etmeğe çalışır.

At kişnemesi, baykuş ötmesi ve köpek uluması hâlinde, hayvanların sesi çıkardığı evden veya yakındaki bir  evden ölü çıkacağına inanılır.( Konak, Aşağı bahçe, Bayram, Bal taşlı, Bey hasan ve İki oğul köyleri)

Fırında pişen ekmeğin çatlaması halinde evden birinin öleceğine;  fırında pişen ilk ekmeği yiyenin ise nişanlısının öleceğine inanılır.( Tekkaya köyü) .

Cenaze Merasimi:

Ölülerin kefenlenerek gömülmesi, Türk dünyasında genel olarak İslâm dini ile birlikte ele alınıyor olsa da bu gelenek eski Türklerde de vardır.

“Türklerin kendilerine has yas adetleri olduğu gibi, yine kendilerine has ölü gömme (defin) törenleri de vardı. Türklerde ölüm hadisesinden sonra ceset hemen yıkanmakta ve ‘’eşük’’ adı verilen bir kefene sarılmakta idi.”[21] “Türklerin eski zamanlardan beri kefen kullandıkları kanıtlanmıştır. Kaşgarlı, ölü beylerin ve hanların üzerine örtülen bir kumaş olarak ‘’eşük’’ kelimesini vermektedir.”[22]

“Türkmen  aileleri, kendileri için çok değerli olan aile bireylerinden biri öldüğünde, bir yıl boyunca çok garip bir yas töreni yaparlar. Söz konusu kişinin ölümüne denk düşen zamanlarda bir takım ağıtçı kadınlar gelir, ağlayıp inleyerek bir takım ağıtlar söylerler. Bu tören sırasında yas tutmakla yükümlü olan ölünün tüm akraba ve yakınları orada bulunmak zorundadır. Kadınlar bu ağıtçılara hep birlikte uyarak ağıt yakarak uyarlar.”[23]

Giresun ve havalisinde de ölü evin orta bir yerine yatırılır ve kadınlar ölünün başında dövünerek ağıtlar yakarlar. Ölü yıkanıp kefenlendikten sonra ise sadece birinci dereceden akrabalarına yüzü gösterilmek suretiyle helallik alınır ve yüzü bir daha açılmamak üzere kapatılır.

Giresun’da teneşir tahtası ters çevrilmez ise, ölünün tekrar döneceğine inanılır.

Şebinkarahisar’da Duman Lapa mevkiindeki cenaze törenlerinde cenazenin son kaldırıldığı yere taş konulmaktadır ve bundan sonra cenaze defnedilmektedir.

Mezarlıkta ölü defnedilirken toprak atanların elinden kürek alınmaz. Kürek  yere bırakılmadan alınırsa, küreği alanın yakınlarından birinin öleceğine inanılır (Behramşah köyü)

Cenazeye katılan hanımlar, özellikle açık renkte eşarp örtünürler.

Cenaze evden çıkarken köpek uluması ve hayvanların bağırması ölünün amelinin iyi olmadığına delalet eder. (Yeşil yayla köyü)

 Ölü yıkandıktan sonra yakınlarının üzerine ölünün hakkının bağışlanması niyetine su serpilir. (Ovacık, Şaplıca, Sipahi, Ahırcık ve Yaycı köylerinde)

Definden Sonraki Uygulamalar:

“Özbek Türkleri  inançlarına göre ölen kişi yaşlı ise cenaze yemeğinde çok yemek yenilir, ölen kişi genç ise ölenin üzüleceği düşüncesinden hareketle yemek az yenilmektedir.”[24]

Şebinkarahisar’da da cenaze töreninden sonra   ölünün hayrına olmak üzere misafirlere yemek verilir, şeker, şerbet ve helva ikram edilir ve bu ikramların ölünün ruhunu şad edeceğine inanılır.( Gürpınar, Yeşilyurt, Ak budak, Ak ören, Taşçılı köyleri)

“Eski Türklerde defin töreninden sonra üç, yedi, yirmi ve kırkıncı ölüm günü münasebetiyle ve yıl sonlarında anma törenleri yapılmaktadır.”[25]

  Bu gelenek  İslâm dinini kabul ettikten sonra da bütün Türk dünyasında İslâmî bir şekle bürünerek devam etmiştir. Şebinkarahisar’da da ölen kişinin ardından yedi, kırk ve elli ikinci  günler ruhuna mevlit ve Kur’an okutulur.

            Ölen kişinin ardından ilk yedi gün Ya-Sin okunur. Elli ikinci gece Ya-Sin ve mevlit okunur.( yedi kardeş köyü Uluyazı mah.)

Hocanın verdiği  telkini ölen kişinin duyduğu ve ona cevap verdiği,  ancak hocanın bunu kimseye söyleyemediğine inanılır.

Cenazeden gelince ahıra girmeden küçük çocukların odasına girilmez.(Taşçılı Köyü)

Cuma günü çamaşır yıkanırsa, çamaşırın kirli sularının ölülerin ayağına aktığına inanılır.( Bay hasan köyü)

Mezarlıklarla İlgili İnanmalar:

Merkeze bağlı köylerde mezar başlarında mum veya çıra yakılır. Bunun cesedi yırtıcı hayvanların tasallutun korumak yanında ölenin mezarının aydınlık olması için yapıldığı da düşünülmektedir.

Mezarlıklarda yüksek sesle konuşmak, gürültü yapmak;  buralara çer-çöp,  pislik atmak; hayvanları buralarda otlatmak günah sayılır.

Sara hastalarının mezarlıkta yıkanmaları halinde şifa bulacaklarına inanılır. ( Ak ören köyü)

            4-Ev ve Eşikle  İlgili İnanmalar:

            Türkler arasında, içinde yaşadıkları, günlük hayatlarını idame ettirdikleri yatıp kalktıkları  çadırın da bir iyesi bulunmaktadır. Bunun tesir gücü evin veya çadırın büyüklüğü ve hudutları dahilindedir. “Yakut Türkleri, çadır iyesi için kurban keser onu memnun etmeye çalışırlar. Kurbanın kanını,  çadır direklerine sürmek suretiyle, iyeyi bundan haberdar ederler.”[26]  “Yakutlarda evlilik, sönmez bir ateş yakma şeklinde ifade edilmektedir. Gelin alma törenleri Türklerde çok eski zamanlardan beri saçı ve kurban uygulamalarına vesile teşkil etmektedir. Aileye verilen önem, Türklerde evin, eşiğin ve ocağın kutsallık kazanmasıyla ile sonuçlanmıştır.”[27] “Eskiden beri Türk toplulukları arasında ateşin gökten indiği ve onun temizleme, arındırma ve saflaştırma gücüne sahip olduğu inancı hakim ve yaygındı. Altay ve yakut Türkleri, ateşin varlığında bulunduğuna inandıkları bu güce veya ruha, bugün ‘’ot idi’’, yani ‘’ateşin sahibi’’ adını vermektedir.”[28] Aynı zamanda, Türklerdeki ‘’ateş’’ ile ‘’aile ocağı’’ arasında da yakın ilişki bulunmaktadır. Ocak sözü, eski Türkçe’’od’’ kelimesi ile aynı manaya gelmektedir çünkü ocak, ateşin bulunduğu yer demektir.

Türk kültüründe ev ve ocak temizliği asırlarca diğer kültürlere örnek teşkil etmiştir. Bugün, Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi, Şebinkarahisar’da da misafir kutsaldır. Tanrı  misafiridir ve evin en güzel ve temiz yerinde ağırlanır.

“Orta Asya’da Türk evlerinde zenginlerle yoksulların çadırları arasında sahiplerinin güç ve zenginliğine göre değişen bazı süslemelerden başka bir fark görülmez. Bunlar arasında bir de Kara Ev denilen, zamanla kararmış bir takım çadırlar vardır. Ak Ev adı verilen beyaz çadırların içleri lekesiz, temiz ve pak kilimlerle döşenmiştir. Bu tür çadırlar, yeni evlenmiş olanlarla konuklar için kuruluyordu. Çünkü Türklerde konukların büyük saygınlığı vardı.”[29]

Karadeniz havalisindeki gibi burada da bazı evlerin  temelinde bir yılanın yaşadığı ve evi koruduğuna inanılır.

5-Ocak ve Ateşle İlgili İnanmalar:

“Türk dünyasında ocak ve ateşe ait birçok inancın varlığını ve bunların çoğunun günümüzde de devam ettiğini bilmekteyiz. Türkler arasında ateşin gökten indiğine dair inanç yaygındır. Özellikle kötülüklerden şüphe edildiğinde ateş bir temizleme aracı olarak kabul edilmektedir.”[30] “Fala bakılırken Kağan adına yakılan ateş önünde kurbanlar kesilir, çıkan alevlerin şekillerine bakılarak gelecek yorumlanırdı. Arap kaynaklarına göre bu ateşte, alevin yeşil renkte olması, yağmur yağacağına ve yılın bereketli geçeceğine işaret edermiş. Parlak yanması, kuraklık olacağına, kırmızı yanması harbe, sarı alev çıkarması hastalığa, kağanın öleceğine, yolculuğa çıkacağına işaret sayılırmış.”[31]

“Özbeklerde, gelin indirme merasiminde, gelini dayısı attan indirir. Gelini, damadın da attan indirdiği olur. Yeni evin önünde bir ateş yakılır ve bu ateşin etrafında üç defa dönülür. Gelin çımıldağa kadar yukarıya kaldırılarak götürülür. Ateş alevinin her çeşit bela, nazar ve kötülüklerden temizlediğine inanılır.”[32]

 Şebinkarahisar da ocak ve ateşle ilgili inanmaların bir kısmı hâlâ yaşamaktadır. Sipahi köyünde, köye yakın, ocak kabul edilen bir yerde cılız çocuklara çamur banyosu yaptırılır. Böylece ocağın gücünün onlara geçeceğine, çocukların güçlü kuvvetli olacaklarına inanılır.

 Çakır köyü ve civarında gelin binek vasıtasından indikten sonra ayağı ateş koruna bastırılır. Böylece  gelinin ayağının çabuk olacağına inanılır.

“Kayseri İsa Bey’ de de  buna benzer bir uygulama vardır. Burada gelin kız oğlan tarafına bir uğursuzluk bulaşmasın diye, kocası eve geldiği ilk gün onu bir ateşin üzerinden atlatır.”[33]

            “Şebinkarahisar civarındaki köylerde yanan ocakları karartmak iyiye alamet sayılmaz. Onun için ev halkı yatacağı zaman ocaktaki koru güzelce küllemek suretiyle örter ve sabahleyin ocağını bu korla yakar. Bir ev o ailenin ocağıdır, biri öbürüne kötü sözde bulunacak olursa ona ‘’ ocağın bucağın karara, söne, bucağın kör ola (kapalı kala) ocağına, bucağına baykuşlar tüneye’’ derler.”[34]

Çevre köylerde geceleri dışarıda ateş yakılması ve ateşin su ile söndürülmesi iyi sayılmaz.

Ocaktan alınan korların geceleyin dışarıya dökülmesi,  yerlerde cin ve peri olabileceği inancından dolayı günah sayılır. (Ahırcık köyü)

 Ocağa pislik atılması veya evin tozlarının  ocağa süpürülmesi bütün köylerde iyi karşılanmaz. Bunlara riayet edilmemesi hâlinde o evde yaşayanların başına kötü şeyler getireceğine inanılır. 

 “Giresun ve havalisinde kış kabağının sapı ateşte yakılırsa o sene kışın zorlu geçeceğine ve bol kar yağacağına inanılır. Ocaktaki odun birdenbire ses çıkararak yanmaya başlarsa o evdekiler hakkında gıybet edildiğine inanılmaktadır.”[35]             

6-Kaya, Taş ve Toprakla İlgili İnanışlar:

            Tabiatta mevcut şekiller arasında taş ve kayalar da, Türklerin muhtelif fonksiyonlar kazandırmak suretiyle inanç yumağına kattığı unsurlardır. Bunlar arasında “yada taşı’’ diye adlandırılan bir cins taş, Türk hayatında uzun asırlar olağanüstü nitelikler ile yaşamıştır. İbn Fazlan, Kimâk kabilesinde yağmur çeken bir taşın  bulunduğunu, Kimâkların bu taşla istedikleri zaman yağmur yağdırabildiklerini yazar. Aynı eserde, Dokuz Oğuzların ülkesinde burnu kanayan bir kimsenin üzerine takıldığı zaman kanı dindiren,  Kırgızlarda geceleri etrafını aydınlatan ve lâmba yerine kullanılan, Kitâyânlar (Hıitaylar)da ise sıtmayı kesen bir taşın varlığından bahsetmektedir.[36]

Kaşgarlı Mahmut da ünlü eseri  Divanü Lügat-it Türk’te yada taşı için ‘’Ben bunu Yağma ülkesinde gördüm, Orada bir yangın olmuştu mevsim yazdı. O sıcakta kar yağdırdı ve Ulu Tanrı’nın izniyle yangını söndürdü.”[37] demektedir. İslâm öncesi devirlerde Orta Asya’daki bazı taş ve kayaların Türklerce  kutlu sayıldıklarını bilmekteyiz. Yakutlar, Kırgızlar ve Tatarların Altay bölgesindeki büyük kayaları takdis ettikleri, bunlarda bir takım ruhların ve ilahların mevcudiyetine inandıkları tespit edilmiştir. Buryatların da bazı kayaları mukaddes saydıkları ve vaktiyle Uygurlarda olduğu gibi, bunlara ülkede verimliliği, bereketi sağlayan bir kudret atfettikleri görülmüştür.[38] Kıtlık zuhur ettiği zaman yahut bol mahsul alındığında da bu kayalara dualar edilmekte, adaklar adanıp kurbanlar kesilmektedir.

Şebinkarahisar ve çevresinde de kaya ve taşlarla ilgili  birçok inanç vardır.

Konak ve Yeşilyurt köylerinde bulunan  kayalardaki deliklerden geçen  kişinin bahtının açılacağına inanılır.

 Duman Lapa Mahallesinde, Bal kaya denilen tepenin üzerinde duman olursa yağmur yağacağına inanılır. Yine aynı mıntıkada Ocak ayında toprağın işlenmesi hâlinde toprağın verimsiz olacağına dair bir inanç vardır

 Ahırcık köyünde, Allahuekber taşı olarak bilinen ve halk tarafından kutsal kabul edilen bir yer vardır.  Zaman zaman halk buraya gider, ozanlar burada onlara  destan okur, türkü ve mani söylerler .

Çakır köyündeki  Kızıl kayalık mevkiinde bulunan taşa basık çocuklar götürülür. Basık çocuk bu taşa çıkarılarak oradan aşağıya sarkıtılırsa  çocuğun yürüyeceğine inanılır.

Yaycı köyü Kozluca mahallesinde bulunan eski köy mezarlığında bulunan üç metre boyundaki taşın Şeyh Ali adındaki bir zat tarafından  çok uzakta  olan köy korusundan buraya  tek başına getirildiğine inanılır.

 Taşçılı köyünde bulunan dilek taşına dokunanların dileklerinin kabul olduğuna  inanılır.

 Akbudak Mahallesinde kalede Kazıklı diye bilinen yerden damlayan suyun üzerlerine sürülmesi ve buradaki taşın etrafında üç defa dönülmesi hâlinde hastaların şifa bulacağına  inanılır.

 Ortabahçe köyünde bulunan taşın etrafında kısır inekler üç defa dolaştırılması hâlinde ineklerin yavrulayacağına  inanılır.

 Aşağıbahçe köyünde Peziklik denen yerde bulunan ve  koç heykeline benzeyen taşın üzerine oturulursa bir takım hastalıkların geçeceğine inanılır.

 Anadolu’nun birçok yerinde rastladığımız gelin kayalarının bir örneği de İkioğul köyünde bulunmaktadır. Efsaneye göre, annesinin ve babasının elini öpmediği için beddua alan gelin ve düğün alayı burada taş kesilmişlerdir.

7-Hayvanlarla İlgili İnanmalar :

            Yörede Türk kültürünün vazgeçilmez zenginliklerinden olan hayvanlarla ilgili pek çok inanış ve bu inanışlarla ilgili pratikler bulunmaktadır. Türk inanç sisteminde kuşlarla özellikle de kartal ile ilgili birçok motifin kullanıldığını tarihi vesikalarda görmekteyiz. Türk inancına göre çiftbaşlı kartal göğün direği üzerinde tünemektedir.[39] Kartal, Türk inanç sisteminde hem ilk Kam’ ı hem de Ulu Yaratıcı’yı sembolize etmektedir.  Anadolu Selçuklu Türkleri zamanında pek çok mimari esere motif olarak işlenmiştir. Hayvan kılığına bürünme Türk tarihinin değişik zamanlarında karşımıza çıkan motiflerdendir. “Orhan gazinin çağdaşı Geyikli Baba’nın geyiklerle yürümesi ve geyiklere binmesi, Hacı Bektaş-ı Veli’nin şahin kıyafetine girerek uçup gitmesi, Karaca Ahmet oğlu Hacı Doğrul’un doğan suretine girmesi, hep şamanlığın bu yönüyle ilgilidir. Özellikle Geyikli Baba’ nın geyiğe binerek gezmesi motifi, hemen aynıyla kam dualarında vardır.” [40] Yörede geçim kaynaklarının başında gelen, Koyun, eski Türklerde kutsal sayılan bir hayvandır ve uysallığın simgesi gibidir.[41] Hıdırellez günü dırmaca veya ipliğe dokunulursa o sene yılan çok görülür.[42]

Yörenin tamamında baykuş ötmesi ve köpek uluması bir kötülüğün olacağına, kötü bir haber geleceğine veya o yerden bir kişinin öleceğine işaret eder. Baykuş öttükten sonra ayakkabılıkta bulunan ayakkabılardan bir tanesi ters çevrilirse kötülüklerin bertaraf edileceğine  inanılır.(Bayramlı, Behramşah köyleri)

Saksağan öterse iyi bir haber geleceğine inanılır. (Sipahi, Tabanlı, Yaycı ve Güneygören köyleri) Bazı yelerde ise saksağanın ötmesi kötü haber şeklinde yorumlanır. Akbudak köyünde ise saksağan ötmesi uğursuzluk sayılır

Kargalar  sürekli öterse, çakalların tavuklara saldıracağına inanılır. (Akören köyü)

Karga daldan dala konarak öterse iyi haber, ötüp uçarsa kötü haber geleceğine inanılır.

Kara karganın ötmesi uğursuzluk sayılır.(Toplukonak köyü)

Köpeklerin evin eşiğinde yatması uğursuzluk sayıldığından, köpeklerin burada yatmasına müsaade edilmez. (Ortabahçe köyü)

 Ezan okunurken köpeğin ulumasının sebebi, kaçacak yer bulamayan şeytanın köpeğin kıçına girmesidir. (Doğan Yuva köyü)

Horoz eve doğru dönüp öterse,  misafir geleceğine inanılır.

Akşamleyin horozun ötmesi iyi sayılmaz ve horoz derhal kesilir.( Çakırköy)

Siyah at uğursuzluğun, doru at bolluk ve bereketin simgesi  olarak kabul edilir.(Akbudak mah.)

At uğur, eşek bolluk getirir. İnsanların önünden tilkinin ve kedinin geçmesi uğursuzluk sayılır.(Yumuşakçataş köyü)

Yörede yaşlanmış atların öldürülmesi günah kabul edilmektedir.

Atın kişnemesi, baykuşun ötmesi ve köpeğin uluması çevreden birinin öleceğini gösterir.

Kedi yalanırsa bu misafir gelecek demektir.

Siyah kedinin birinin önünden geçmesi uğursuzluk sayılır.(Yedikardeş mah.)

Eğer bir  yılan öldürülüp ağzına fasulye koyularak gömülürse buradan biten fasulyeyi yiyen  kişinin olağan üstü güçlere sahip olacağına inanılır.(Sipahi köyü)

8-Dağlar, Ağaçlar ve Ormanlarla İlgili İnanmalar:

            Ululuğu, erişilmezliği ile dikkat çeken ve Orta Asya coğrafyasında, hayat tarzı üzerinde mühim rol oynayan dağlar Türklerin büyük saygı gösterdiği tabiat unsurlarından biridir.[43] Köktürklerin kutsal dağı Ötüken Yıştır, yani bu dağ Ötüken ormanlı dağı. Bu dağ belki Hunların, fakat kesinkes Türk ve Uygur kağanlarının hüküm sürdükleri yerdir. Onların axis mundi’sidir. Bundan dolayı ıduktur, mübarek demektir.”[44] “Uygur efsanesinde, Uygur hakanlarının ağaçtan türediklerine dair inanç vardır. Dede Korkut Hikayelerinde ‘’ Basat’’ atam adın sorarsan kaba ağaç, anam adını sorarsan “kağan arslan’’ diye kendini tanıtır.”[45] Radloff, İnan ve Roux, aşağı yukarı bütün Altay kavimlerinde en çok çam ve kayın ağacının takdis edildiğini, bunlardan sonrada çınar ve selvi ağacının sırayı aldığını ifade ediyorlar.[46] “Ağaç kültü, halk inançlarında genellikle dağ ve su ile bir arada, dağ-ağaç-su üçlüsü şeklinde görülmektedir. Orhun Kitabeleri’nde Gök Tanrı’dan sonra en hakim unsur olan “Yer-sub” kavramının önemli bir kısmı işte bu üçlü bazen de ikili olan kültten ibaret bulunsa gerektir.”[47]

Anadolu’da çam, ardıç, kayın ve çınar ağaçlarının kutsal sayıldığını ve onlarla ilgili birçok inancın devam ettiğini bilmekteyiz. Türkler ağaç ve ormanı aynı değer çerçevesinde düşünmüş ve aynı kıymete tabi tutmuşlardır. “Yakut Türkleri, güz avına çıkmadan önce, orman iyesine sundukları yağı ve eti ateşe atarlar”. “Belirli ağaçlık bölgeleri Kırım Türklerinin “Balta Tıymez’’ kabul edip kutsal saymaları ulu çınarlara yükünmeleri, yağmur duasını buralarda yapmaları ağaç kültünün bir yörede yaşadığının göstermektedir.”[48]

Aynı zamanda genel bir kanaat olarak dağların zirvelerinde bulunan kayın, çınar ve selvi ağacının varlığından hareket edilerek buralarda yatırların, evliya mezarlarının  olabileceği düşüncesi Anadolu’da yaygındır. Eski Türklerin ölen büyüklerini yüksek dağ tepelerine gömdüklerini Altay dağlarında rastlanılan Kurganların çoğunun yüksek dağlarda bulunuş sebebinin bu olduğunu biliyoruz.[49]

“Tunceli’de halkın bir kısmı belirli dağlara özel ilgi gösterir saygılı davranır. Alınlarını taşlarına koyup ‘’huşu içinde eğilir, tozlu taşlarını öperler. Tunceli’nin kuzey köylüleri de, Düzgün Dağı”na karşı kurulan taş yığınlarına bir taş koyarlar Nazmiye tarafından insanlar Düzgün’e dua ederler. Keza birisine beddua edilecek ise ‘’Düzgün Baba’’ seni çarpsın’’derler.”[50]

Şebinkarahisar’da da ağaçla ilgili birçok inanç vardır.

 Meyve veren ağaçları kesmek günahtır. Bu ağaçları kesen kişiye rüyasında sabaha kadar eziyet edilir. (Bayram, Taşçılı ve Yeşilyurt köyleri)

 Konak köyü başta olmak üzere bütün yörede, çivi çakılan, yaralanan ağaçların ağladığına inanılır.

Alıç ve meşe ağaçlarının meyvesinin çok olması o sene kışın çok zorlu geçeceğine işaret eder.(Ahırcık köyü)

Kavak ağacının yapraklarını tepeden dökmesi hâlinde kışın uzun ve sert geçeceği, aşağıdan dökmesi halinde ise karın tepelerden aşağıya inmeyip, yukarılarda kalacağı, kışın yumuşak ve kısa geçeceğine inanılır. (Yeşilyurt ve Asarcık köyleri)

Kuşburnu ağacının dibinde cinlerin yattığına inanıldığından geceleri bunların altında  abdest bozmak ve buralara  pislik atılmak günah kabul edilir. (Çakır köyü)

Yörenin tamamında yaşlanmış çınar, selvi ve kayın ağaçlarının kesilmesi günah sayılır ve bu ağaçları kesenlerin başlarının beladan kurtulmayacağı inanılır.

Şebinkarahisar’ın en önemli gelir kaynaklarından biri olan cevizle ilgili pek çok inanç vardır.

Ceviz ağacının insanı ve diğer canlıları fark ettiği ve onları resmettiği şeklindeki inanç da yörede çok yaygındır. Ceviz ağacının belli bir dönemde yakınından geçen başka canlıların suretini kendi gövdesine nakşettiğine ve ağacın doğru biçilmesi hâlinde bu resmin görüleceğine inanılır. 

Yürüyemeyen çocuklar ve yürüme özürlü kişiler  ceviz ağacının köklerinin altından geçirildikleri takdirde  bu dertten kurtulacaklarına inanılır.

Evlerin yakınına ceviz ağacı dikilirse, bu evlerde  oturan  insanların uzun ve sağlıklı bir ömür geçireceğine inanılır.

9-Suyla  İlgili İnanmalar:

“Eski Türk inançlarında yir gibi, su da bir Iduk/ mukaddesi idi. Ancak bu kavramın içine, ‘’çağnam, çağnam akan’’ ve ‘’akıntılı” bütün sular, ırmaklar, dereler ve pınarlar dahil idi. Kök Türk çağı kitabelerinde “yir-sub’’ sahipsiz kalmasın diye Türk Tengirisi kağan gönderdi denirken, kastedilen ıduk Türk yurdu ve bütün ıduk sularıdır. Su onların hayat kaynağı ve yaşama gücüdür. Hayvancılıkla uğraşan bir topluluk için bu son derece tabiîdir. Onların olmadığı ve korunmadığı  yerde açlık ve kıtlık olması mukadderdir. Kıpçak ve Kimek Türkleri İrtiş ırmağının cennetten çıktığına inanır.”[51]

 Türkler tarafından su kutsal kabul edildiğinden kutsama töreninden sonra yıkanılmıyordu.[52] “Altaylılara göre, yer yaratılmadan önce su vardı. W. Radloff tarafından tespit edilen Altay efsanesi  Yeriding Pütkeni (yerin yaratılışı), “Evvelce ancak su vardı; Yer, gök, ay ve güneş yoktu” diye başlar.[53]

Türk inançlarında genellikle kişioğlunun şeklinde tasavvur edilen yer-su ruhlarının umumi adı   “sahip”  dir. Bu ruhların aynı zamanda bulundukları dağın, gölün veya ırmağın sahibi olarak da telakki ediliyor ve kendilerine bu şekilde inanılıyordu.[54] Türk dünyasında taş veya kayadan su çıkarmaya dair birçok menkıbe vardır. Karahisar kasabasının sur kapısı yanında riyazata giren Hacım Sultan’ı görmeye gelen Emir Tuğrul Beğ, ondan kendisi ve adamaları için içecek su ister. Hacım Sultan oradaki bir kayanın yanına gelip ‘’Ya Allah’’ diyerek elini kayaya indirir. Kaya hamur gibi çöker ve elini çekere çekmez berrak ve soğuk bir su fışkırır. Beğ ve adamları şaşırır, ama şeyhin velayet ve gücünü de tasdik ederler.”[55]

Anadolu’nun birçok yerinde su ile ilgili inançları ve bu inançlara bağlı uygulamaları görmemiz mümkündür. Gelin baba evinden çıkarken ayağı ile su dolu tası tekmeler veya ardından su serpilir. Böylece yolunun açık olması temenni edilir. Aynı şeyi gelin koca evine girerken de yapar. Kapının eşiğine  konulan su dolu  tası tekmeleyerek suyu evin içine döker veya eline verilen tastaki suyu evin içine serper. Bütün bu uygulamalar  yeni evlilerin bolluk, bereket dolu mutlu bir hayat sürmeleri için yapılır[56]

“ Kars’ta yedi ayrı çeşmeden su toplayıp sabah ezanından sonra, bu su ile banyo yapan genç kızın kısmetinin açılacağına” ve yine “Malatya’da doğuran kadının sonu suya atılırsa, çocuğunun kısmetinin uzaklarda arayacağına ve huyunun su gibi temiz olacağına inanılır.”[57] 

Şebinkarahisar ve çevresinde de  hayatın kaynağı olan su ile ilgili birçok inanç ve uygulama vardır.

           Hıdrellez günü iki ırmağın birleştiği yerde yıkananların   dileklerinin  kabul olacağına inanılır. (İkioğul mahallesi ve Yeşilyurt köyü)

           Ovacık köyünde Evliya Yeri denilen mahalde  Cumartesi günleri yıkananların dertlerinin ve sıkıntılarının biteceğine inanılır.

 Eğer ocaktaki  su uzun süre kaynatılır veya taşırılırsa, ev halkının sıkıntısı ve borçları artar. (Baltaşı ve çevre köyler)

 Kışın köyden geçen deredeki  buzları kırıp bu suda yıkananların dertlerinin biteceğine inanılır.(Sipahi köyü)

 Kadıoğlu köyünde Huy Kesen adı verilen  yere gidip  yıkanırlarsa,  huy tutanların iyi olacağına inanılır.

 Güneygören köyünde bulunan pınarın suyunun  birçok hastalığı tedavi ettiğine ve çocuğu olmayanların da çocuk sahibi olmalarını sağladığına inanılır.

 Konak köyünde hasta  çocuklar çorak suda yıkanırlarsa şifa bulacaklarına inanılır.

İlk Nisan yağmuruyla yıkanan hastaların şifa bulacağına, sağlıklı kimselerin de talihlerinin açılacağına inanılır. İlk Nisan yağmuru aynı zamanda bolluk ve bereketin de simgesi olduğundan yoğurt mayalamada, yemek yapmada, çamaşır yıkamada da bu su kullanılır.

            10-Diğer İnanmalar:

Türk topluluklarının tamamında’’kul sıkışmazsa Hızır yetişmez’’inancını  ve Hızır’la nasıl ve nerede karşılaşılabileceğine dair  örnekleri görmek mümkündür. “Evliya Çelebi, Fatih tarafından Ayasofya Camii’nin kubbesinden zincirle sarkıtılan altın topun altında kırk gün süre ile sabah namazı kılan kişilerin Hızır’la görüşebileceğini beyan eder.”[58]

Şebinkarahisar ve çevresinde Hızır (A.S) ile ilgili çok sayıda efsana anlatılmaktadır. Bütün bunlarda Hızır (A.S) çoğu zaman darda kalanların yardımına koşan İlâhî bir güç olarak görülür. Bazen de Şebinkarahisar’da çok anlatılan  ayının menşeini anlatan efsanede olduğu gibi kötü , cimri kişileri cezalandırır. Bu efsanede, kendisinden bir parça yün isteyeceğini anladığı  yoksul kişiden saklanmak için yapağı yığınının altına  girerek saklanan ve adamlarına “mal sahibi burada yok” dedirten cimri mal sahibi, Hızır (A.S)ın “eğer buradaysa kalksın ve üstündekilerle birlikte ormana gitsin” demesi üzerine ayı şekline dönüşür.

Şebinkarahisar’da bugün de yaşayan uygulamalardan biri de ‘’Mart Bozma’’dır. Burada da tıpkı  Giresun’da olduğu gibi çocuklar komşuya yatıya gönderilir ve sabahleyin ilk önce onlar içeri alınarak Mart bunlara bozdurulur. Daha önce eve uğurlu geldiğine inanılan kimse varsa  bu kişi  eve davet edilerek Mart ona  bozdurulur.[59]

Yeni yılın ilk günü eve gelen kişinin uğurlu ya da uğursuz olduğu o yılkı mahsulden anlaşılır.

Mart’ın ilk  günü sabah güneş doğmadan pınardan getirilen su okunup  üflenip çatmalara, tavana, evin her tarafına; uyuyan çocukların yüzlerine ve ahırdaki hayvanların üzerine serpilir.[60]

Kadıoğlu köyünde yılbaşı geceleri ayağa sıcak kül dökülür o yılın uğurlu olması bu şekilde sağlanmış olur.

Hıdırellez günü hiç kimse  yaş ağaç kesmez, hatta ot bile koparmaz.

Sonbaharda gök gürlemesi kışın çok kar yağacağına delalet eder. (Tekkeyan köyü)

Doğu Karadeniz yöresinde halkının büyük ekseriyeti nazara ve muskaya inanmaktadır. Ovacık köyünde aile arasındaki ufak tefek tartışmalara nazarın sebep olduğuna inanılır.

Mum ve kurşun döktürme geleneği bu yörede de vardır. İşleri rast gitmeyen veya nazalandığına inanılan kişiler için  kurşun döktürülür.

Sütü azalan veya bozulan hayvanlara nazar değdiğine inanılır.  Hayvanları nazardan korumak için boyunlarına mavi nazar boncuğu takılır.

Sağıldıktan sonra hayvana nazar değmemesi için sütün üzeri bez ya da bir peştamal ile örtülerek yabancı ve kem gözlerden saklanır. 

Ahırcık köyünde elbise insan üzerinde iken düğme dikilmez, insanın aklının da dikileceğine inanılır.

 Gece vakti tırnak kesmek, aynaya bakmak, Cuma günleri temizlik yapmak uğurlu sayılmaz.  Özbek Türklerinde de benzer inanmalar vardır. “Özbekler aynı gün, hem el hem de ayak parmaklarının tırnaklarının keserler, geceleyin saç ve tırnak kesmezler.”[61]

Sonuç:

Şebinkarahisar, diğer halk kültürü unsurları gibi, inanmalar açısından da zengin bir bölgemizdir. Tebliğimize sadece küçük  bir bölümünü aldığımız inanmaların çoğu binlerce yıllık bir tecrübenin ürünüdür. Bu yöreden tespit ettiğimiz  inanmaların büyük bir bölümünü ufak tefek değişikliklerle Anadolu’nun ve Türk coğrafyasının her yerinde bulmak mümkündür.

Şebinkarahisar’da tespit edilen inanmaların bugün bile Türk dünyasındakilerle  büyük bir benzerlik göstermesi,  Türklerin yüzlerce yıldan beri farklı kültürlerle komşu olmalarına ve birçok yönden bu kültürlerden  etkilenmelerine rağmen, inanmalarını büyük  ölçüde değiştirmeden  muhafaza ettiklerini göstermektedir. 

 



* K. T. Ü. Fen Edebiyat Fakültesi

* K. T. Ü. Giresun Eğitim Fakültesi

[1] Sedat Veyis Örnek, Türk Halk Bilimi, Ankara 1995, s.131

[2]  Faruk Sümer, Oğuzlar, İstanbul 1992,  s.55

[3]  Hikmet Tanyu, Türklerde Tek Tanrı İnancı,İstanbul 1986, s.48

[4]  Salim Koca,Türk Kültürünün Temelleri, Trabzon 2000, s.167

[5]  İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültür, İstanbul 1999, s.302

[6]  İbn Fazlan Seyahatnamesi ( Haz.: Ramazan Şeşen) İstanbul 1975, s.31

[7]  Y. Kalataf, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990, s.20

[8]  İbrahim Kafesoğlu, a.g.e, İstanbul 1999, s.303

[9]  Mehmet Eröz, Milli Kültürümüz ve Meselelerimiz, İstanbul 1983, s.126

[10] Faruk Sümer, Oğuzlar, İstanbul 1992, s.57

[11] Abdulllkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1972, s.160

[12] Abdulllkadir İnan, a.g.e., s.168

[13] Ali Çelik, Trabzon-Şalpazarı Çepni Kültürü, Trabzon 1999, s. 295

[14] Yaşar Kalafat ‘’Türkmenistan Halk Sufizmine Dair Notlar’’ Nevruz,Ankara 1995, s.203

[15] Ali Çelik, Trabzon-Şalpazarı Çepni Kültürü, Trabzon 1999, s. 300

[16] Rıfat Araz, Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk Hekimliği, Ankara 1995, s.31

[17]Yaşar Kalafat ‘’Türkmenistan halk Sufizmine Dair Notlar’’ Sadık Tural ,  Nevruz,    Ankara 1996, s.204

[18] Ali Çelik. Trabzon- Şalpazarı  Çepni Kültürü, Trabzon 1999, s.307

[19]İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ankara 1980, s. 47

[20] İBRAHİM KAFESOĞLU, Eski Türk Dini, Ankara 1980, s.46

[21] Salim KOCA, a.g.e. s.178

[22] Jean Paul Roux, Altay Türklerinde Ölüm, tercüme Aykut Kazancıgil,İstanbul 1999, s.241

[23] . Arminius Vambery, (Tercüme, N. Ahmet Özalp) Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezileri, İstanbul 1993, s.59

[24]Yaşar Kalafat ‘’Özbekistan Halk Sufizmi’’ Nevruz ve Renkler,Ankara 1996, s.250

[25]Bekir şişman, a.g.m., s.563

[26] .A. İnan, Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul 1976, s.41

[27] .Ünver  Günay, Harun Güngör, Türk Dini Tarihi, Kayseri 1998, s. 83

[28]  Salim Koca, a.g.e. s.171

[29]  Arminius Vambery (Tercüme, N. Ahmet Özalp), Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi, İstanbul 1993,s.58

[30]  Ünver Günay-Harun Güngör,Türk Dini Tarihi, Kayseri 1998,  s.55

[31]  Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1972, s.42-43

[32]  Yaşar Kalafat, Özbekistan Halk Sufizmi,  Nevruz ve Renkler, Ankara 1996, s. 248

[33]  Harun Güngör, Türk Bodun Bilimi Araştırmaları, Kayseri 1998, s. 333

[34]  Hasan Tahsin Okutan, Şebinkarahisar Tarihi,  Ankara 1948, s. 426-427

[35] Hayrettin Günay ‘’Giresun Yöresinde Bazı İnanışlar’’Giresun Kültür Sempozyumu İstanbul 1998,  s.432-433

[36]  İbn Fazlan Seyahatnamesi, İstanbul 1975, s. 86-92

[37]  Divanü Lügat-it Türk, (tercüme. B. Atalay), Ankara 1986;2.basım,C.3, s.13

[38] Ahmet Yaşar Ocak,,Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam öncesi Temelleri,İstanbul 2000, s.104

[39] .Bahaddin Ögel, Türk Mitolojisi,İstanbul,1971,Cilt:2 s.158.

[40] Ümit Hassan, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler,İstanbul 1985, s.118

[41] Ali Çelik’’Giresun’da Mart Kırma Geleneği’’ Giresun Kültür Sempozyumu, İstanbul 1998, s.412

[42] Ali Çelik, Trabzon-Şalpazarı Çepni Kültürü, Trabzon 1999 s.454

[43] Bahaddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişim Çağları, İstanbul 1988 s.285

[44] Sencer Divitçioğlu, Oğuz’dan Selçukluya, İstanbul 1994, s.29

[45] Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1972, s.64

[46] Ahmet Yaşar Ocak,Alevi ve bektaşi İnançlarının İslam öncesi Temelleri, İstanbul 2000, s.111

[47] Ahmet Yaşar Ocak,Bektaşi Menkıbelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, İstanbul 1983, s.91

[48] Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri,Ankara 1995, s.56-57

[49] Bahaddin Ögel, Türk Mitolojisi, İstanbul 1971,Cilt: 2, s.296

[50] Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri,Ankara 1995, s.44

[51] Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri,Ankara 1995 ,s.52

[52] Hikmet Tanyu,  a.g.e., s.48

[53] Ümit Hasan,Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler,İstanbul 1985, s.99

[54] Rıfat Araz, Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk hekimliği,Ankara 1995, s.55

[55] Ahmet Yaşar Ocak,Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, İstanbul 2000, s.251. Vilayetname-HS, s.36-37

[56] Ali Çelik ‘’Giresun’da Mart Kırma Geleneği’’Giresun Kültür Sempozyumu, İstanbul 1998, s.409.

[57] Yaşar Kalafat,Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri,Ankara 1995, s.55

[58] Rıfat Araz,Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk Hekimliği,Ankara 1995, s. 153 ; Evliya Çelebi, Seyahatname, C.I, s. 85

[59] Ali Çelik, a.g.m., s.406

[60] Ali Çelik,a.g.m., s.409--410

[61] Yaşar Kalafat’’Özbekistan Halk Sufizmi’’ Nevruz ve Renkler, Ankara 1995, s.253


Tür : Bilim Tarih : 13.07.2006
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this