ŞEBİNKARAHİSARLI DİVAN ŞAİRİ ABDİ EFENDİ

Anasayfa » Bilimsel Bildiriler » ŞEBİNKARAHİSARLI DİVAN ŞAİRİ ABDİ EFENDİ
share on facebook  tweet  share on google  print  

ŞEBİNKARAHİSARLI DİVAN ŞAİRİ ABDİ EFENDİ

"Bilimsel Bildiriler" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar

 

Arş. Gör. İsrafil BABACAN

I. GİRİŞ

Şebinkarahisar şehri Yunan tarihçi Procopius'a göre İ.Ö. I.yy'da, Pont Devleti'nin
yıkılışı sırasında, Romalı Pompeius'un kurduğu bir kent olup, Koloneia olarak
adlandırılmaktaydı ve bu yerleşim bugünkü Şebinka-rahisar sınırları içinde yer
alıyordu. Koloneia adının, o dönemde Satala'daki Roma tümenine bağlı bir alayın
yörede konaklamasından kaynaklandığı sanılmaktadır. Kent, asıl ününe Bizans
İmparatorluğu'nun ilk dönemlerinde kavuştu. Koloneia'nın imparator Jüstinianus
tarafından geliştirildiği ve bü-yütüldüğü bilinmektedir.

Malazgirt Savaşı, Türklerin tarihinde önemli bir dönemin açılmasını sağladı.
Malazgirt Savaşı'ndan sonra Selçuklu Devleti'nin fetih hareketleri devam ederek
Anadolu'nun büyük kısmı Türklerin eline geçmiştir. Alpas-lan'ın kumandanlarından
Melih Ahmet Danişment Bey tarafından Sivas başkent olmak üzere, kurulan Danişmentliler
Beyliği Sivas, Kelkit havalisini içine alacak şekilde bir beylik haline gelmiştir.
Şebinkarahisar ilçesi de 1177 yılına kadar devam eden Danişmentliler Beyliği
saltanatı boyunca bu beyli-ğin sınırları içinde kalmıştır.

 



Danişmentliler'le Selçuklu Oğulları'nın bozuşmalarından faydalanan Bizans imparatoru
Manuel Komninüs, Trabzon'dan hareketle Kelkit vadi-sindeki toprakları ele geçirdi.
Bu arada Şebinkarahisar da tekrar Bizans top-raklarına katıldı. Halk Erzincan'daki
Mengüçler Devleti'nin himayesine sığındı. Halkın ısrarı ile Bizansların ele
geçirdiği toprakları geri almak için harekete geçen Mengüç hükümdarı Fahrettin
Behramşah, Şebinkarahisar'ın Avutmuş mahallesi önlerine geldi. Bizanslılarla
yapılan savaşta galip gelen Fahrettin Behramşah, Şebinkarahisar'ı Bizanslardan
tekrar kurtardı.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra, Anadolu'da bir-çok beylikler
ortaya çıktı. 1336 yılında İlhanlı Devleti'nin yıkılması üzerine 1338 yılında
Sivas başşehir olmak üzere Eretna beyliği kuruldu. 1380 yılına kadar, Şebinkarahisar
da dahil olmak üzere Sivas ve Kelkit vadisine hükme-den Eretna Beyliği, vezirleri
Kadı Burhaneddin tarafından yıkılarak, yerine Kadı Burhaneddin Beyliği kurulmuştur.
1397 yılında Akkoyunlu beylerin-den Karayölük tarafından Kadı Burhaneddin'in
öldürülmesiyle bu beylik de sona ermiş ve halkın isteğiyle topraklar Osmanlı
Devleti'nin egemenliği altına girmiştir. Şehir bu tarihten sonra Amasya sancağına
bağlanmıştır. 1515 yılında Erzincan'a, 1538 yılında da tekrar Amasya sancağına
bağlan-mıştır. 17. ve 18. yüzyıllarda ise Erzurum sancağına bağlı kalmıştır.
1805 yılında Şebinkarahisar Erzurum'dan alınarak, Trabzon'a bağlanmıştır. 1865
yılında yapılan yeniden vilayet düzenlemesinde Şebinkarahisar, Trabzon'dan alınarak
Amasya ve Tokat ile birlikte Sivas vilayetine bağlanmıştır. 1923 tarihinde çıkan
bir yasa ile Türkiye'de bulunan livalar il haline getirildiğinden, Şebinkarahisar
da il olmuştur.

Vilayetlerin yeniden düzenlenmesi çerçevesinde birçok il, ilçe haline getirilmiş,
bu arada Şebinkarahisar da 20.5.1933 tarih ve 2197 sayılı kanunla ilçe haline
getirilmiştir.

Ünlü Osmanlı nâsiri Evliya Çelebi, Divan edebiyatının en mühim nesir eserlerinden
Seyahatname'de şehrin sosyal ve iktisadi hayatı hakkında şu bilgilere yer verir:
"Buraya, Karahisar-ı Şarkî ve Şebinkarahisarı da der-ler. Aslında, iki
Karahisar vardır. Biri, Erzurum ili sınırlarındadır ki, buna Karahisar-ı Şarkî,
öbürü Anadolu'daki Afyonkarahisar'dır. Karahisar-ı Sahip diye anılır.

 



Karahisar denmesinin sebebi, kale taşlarının kara olmasındandır. Yörenin ilk
egemeni Hakâniye Devleti hükümdarı Kıyamalar'dır. Daha son-ra Trabzon'daki Rumların
eline geçmiştir. Fatih döneminde fethedilmiş, Yavuz döneminde tahrir defterine
"sancak" olarak geçmiştir. Sancak beyi-nin hası 1300 akçedir. Livada
32 zeamet, 94 tımar vardır. Paşasının 2000 kadar askeri olup, yıllık geliri
40 kesedir. Nice kez burası arpalık olarak "üç tuğlu vezir"lere verilmiştir.
Hatta liva Ahıska veziri Hasan Ağa'ya bağışlan-dığında 50000 kuruşluk ürün verdiğini
söylerler. 150 akçelik şerif kaza olup, kadısının yıllık geliri 4000 kuruştur.
Kentin şeyhülislamı, nakîbüleşrafı, ileri gelenleri ve güvenilir kişileri vardır.
Sipahilerin komutanı Tapan Ahmet Ağa'dır.

 



Livanın yeniçeri serdarı, subaşısı, müftüsü, kapan emini, kale dizda-rı, 150
kadar tımarlı eri vardır.

Şebinkarahisar kalesi yüce bir dağın doruğunda, başını göklere uzatmış, yedi
köşeli bir kaledir. İlk bakışta direksiz ve şerensiz bir kalyon izlenimi verir.
Duvarlarının yüksekliği yetmiş zira (arşın)dır. Yetmiş burç, yüz bedenden oluşur.
Çevresi 3600 adımdır. Çevresinde cehennemî derin dereleri olduğu için hendeğe
gerek duyulmamıştır. Üç kat demirden güçlü kapıları vardır. Gece gündüz gözcüler
ve nöbetçilerle korunur .... Kalede küçük ve sağlam Ebulfeth camii vardır. Diğer
camiler aşağı varoştadır.

Üç tekkesi, iki hamamı, dört hanı, yedi sıbyan mektebi, yedi yüz elli kadar
da dükkan vardır. Çarşıları o kadar süslü ve zengin değilse de, Tapan Ahmet
Ağa'nın yaptırdığı kârgir bedestendeki kadar yeni dükkanlar vardır. Bedestenin
ortasından bir cadde geçer. Üstü kapalı iki başında sağlam kapı-ları vardır."

Giriş bölümünde şehrin tarihi ve sosyal geçmişi hakkında geniş bil-giler vermemiz
boşuna değildir. Çünkü Osmanlı Devleti'nin şehirleşme do-kusu ve Divan edebiyatına
şair kazandırma geleneği, tarihi bir paralellik gösterir. Yani bir şehir sosyal
ve siyasal alanda, ne kadar önemli bir şehirse, Divan edebiyatına kazandırdığı
şair oranı da o denli çoğalır. Prof. Dr. Musta-fa İsen'in de belirttiği gibi
kültürel gelişmeler siyasi gelişmeleri belli mesafelerden takip eder. Siyasî
anlamda şehir ne kadar gelişirse bir süre sonra, aynı oranda kültürel gelişme
de tabiî bir sonuç olarak kendini gösterir. Nitekim Osmanlı toplumunda Bursa,
İznik, İstanbul, Kastamonu, Trabzon gibi şehirlerin devrin kültürel hayatına
öncülük etmeleri ve Divan şiirine meşhur simalar kazandırmaları tesadüfî değildir.


Şebinkarahisar'ın Divan şairi sayısına baktığımızda iki rakamını gö-rüyoruz.
Aslında bu sayı bir'dir. Çünkü aslen Sirozlu olup, Şebinkarahi-sar'da görev
yapmış, 19. yy divan şairi Abdullah Celaleddin Paşa da Çeşitli kaynaklarca Şebinkarahisarlı
olarak gösterilmiştir.

Ancak burada çok önemli bir noktaya temas etmek istiyorum. Şe-binkarahisar tarihinde
gördüğümüz gibi, şehir değişik tarihlerde Erzurum, Amasya, Sivas ve Trabzon
gibi sancak merkezlerine bağlanmıştır. Bazı tez-kire yazarlarımızın şairlerin
memleketlerini adlandırırken o günkü idarî tak-simâtı esas almaları ve ayrıntıya
girmemeleri bazı Şebinkarahisarlı şairlerin Sivaslı, Amasyalı, Erzurumlu ya
da Trabzonlu gösterilmelerine sebep olabi-lir. Nitekim ünlü tezkirecimiz Latifi
bu yolla aslen çevre il ve ilçelerden olan pek çok şairi Kastamonulu göstermiş
ve devrinde dahi pek çok tenkitlere maruz kalmıştır.

Tabi bu durum ayrı bir araştırma konusudur ve tespiti oldukça zor-dur. Bu yüzden
ben bildirime bütün kaynakların Şebinkarahisarlı olduğuna ittifak ettikleri
Abdi Bey'i seçtim.

Ayrıca bir rakamı dahi küçümsenmemesi gerekir. Çünkü bugün ö-nemli merkezler
olarak addedilen Eskişehir Divan şiirine iki, Erzincan bir, Malatya iki, Sivas
üç şair kazandırmıştır. Muğla, Uşak, Ordu, Zonguldak gibi merkezlerden ise doğrudan
doğruya bir Divan şairi çıktığı şu anki bilgi-lerimizde mevcut değildir.

 

II. ABDİ BEY'İN HAYATI

 



Abdi Bey Şebinkarahisar'da dünyaya gelmiş, Akkoyunlardan Şeyh Süleyman'ın torunlarından,
Osman Bey'in oğludur. Şebinkarahisar'ın A-vutmuş mahallesinden doğmuştur. Şairin
doğum tarihi hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak 19. yüzyılın ilk
yarısı olması kuvvetli bir ihti-maldir. Ailesi ve yetiştiği çevre hakkında da
geniş malumatlara sahip değiliz. Fakat Şeyh Süleyman torunu olması ve Akkoyunlar
gibi meşhur bir Türk sülalesine mensup olması seçkin bir aileden geldiğini gösterir.


Abdi Bey ilk tahsiline Şebinkarahisar'da başlamış, bir süre sonra İs-tanbul'a
giderek tahsiline devam etmiştir. Daha sonra Belgrad muhafızı Se-lim'le Harput
valisi Hüsrev Paşa'ların kâtipliğinde ve Halep valisi Mustafa Mazhar Paşa'nın
kitâbet hizmetlerinde bulunmuştur. Bir ara meclis-i vâlâ mazbata odasına atanmış,
üçüncü kalem şefliğine kadar yükselmiştir. Bu tarihlerde şairimizin maddi ve
manevî durumunun gayet iyi olduğunu anlıyo-ruz.

1852 yılında azledildikten sonra büyük maddi sıkıntılara girdiğini Rüşdî Paşa'ya
yazdığı şu manzum müzekkereden anlıyoruz:

 

"Sekiz on sancak etmişken idâre

Geçenlerde verildi bir riyâset

O da üç mâh içinde çıkdı elden

Yine oldum giriftâr-ı meşakkat

Ma'âşım var idi üç kîse evvel

Riyâsetle kesildi bu ma'îşet

Bu sıkletden beni kurtar efendim

Livâlardan birini eyle inâyet"

Bu manzumeden şairin bazı kaymakamlıklar, hatta valilik dahi yap-tığını anlıyoruz.
Ancak şairin "Nutk-ı Bî-pervâ ve Akl-i Dânâ Beyninde Muhâvere" adlı
eserinde de göreceğimiz gibi devrin sosyal durumuna yönelttiği tenkitler aldığı
vazifelerden azledilmesine sebep olmuş olabilir.

Şairin ölüm tarihi bazı kaynaklarca 1870 ve 1877 olarak gösterilmesi doğru değildir.
Şairimiz 1884 yılında Şebinkarahisar Ceza Mahkemesi reisi iken ölmüş ve Şebinkarahisar'a
defnedilmiştir. Şairimiz hayatının son safha-larında durumundan pek memnun değildir.
Geçmişi ve eski vazifelerini ara-maktadır. Memleketine çekildikten sonra yazdığı
son manzumelerinden biri şöyledir:

 

"Müjde zâhid keyfin üzre bir kabahat eyledim

Des ü devr-i aşk ü sevdâdan ferâgât eyledim

Hankalı vü mescid ü meyhâneden çekdim ayağ

Ka'be-i ülyâ-yı tevhîdi ziyâret eyledim

................................................................

Geçdi ömrüm arzâ-yi mansıb ü ikbâl ile

Bundan artık sanma dünyâda gabâvet eyledim

Şimdi geldi gülşenime ikbâl-i taze bahar

Bâğ ü bostanımda teşkil-i zirâat eyledim

................................................................

Âferin bu sür'at-i idrâk-i mâder-zâdıma

Altmışından sonra bu âlî dirâyet eyledim

Olmadım hiç miyveçin-i nahl-i gülzâr-ı ümîd

Şark ü garb ü âlemi geşt ü seyahat eyledim

Behr-i celb-i rızk-ı maksûm-ı iyâl-i bî-mecâl

Kasd-ı himmet ile Abdi refâkat eyledim"

Şair bu manzumesinde hayatının mühim çizgilerini içtenlikle söyle-miştir. Çok
seyahat ettiğini hatta ömrünün son zamanlarında hacca gittiğini belirtmiştir.
Vazifeden azline müteakip memlekete gelerek bağ, bahçe gibi işlerle uğraştığını
sitemle belirtmiştir. Şairimizin hanımı ve çocukları hak-kında da bir kayda
rastlamadık.

 

III. ESERLERİ

A. DİVAN

Şairimizin 260 sayfadan oluşan bir divanı vardır ve kayıtlardaki tek nüshası
İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi 207 numaradadır. Bu divanın eksik bir
mikrofilmi de Milli Kütüphanededir. Çeşitli kaynaklarda divanı hakkında şu bilgiler
verilir:

"Takriben 3600 beyti ihtiva eden bu nüsha bir münâcât, 6 nât-ı şerif, birkaçı
Sultan Ahmed-i Sânî ve diğerleri devlet ricâlini medheden 27 kaside, 10 terkib-i
bend, 1 terci-i bend, 2 müseddes, 6 muhammes ve tahmis, 19 tarih, hikmetli bir
manzume, 1 vakanâme, 2 mutâyebe, 1 hezilnâme, 14'ü Fârisî 358 gazel, 1 türkü,
1 rüyânâme, 7 mesnevî ile 41 kıta ve 31 müfred vardır."

Görüldüğü gibi Abdi Efendi divanı oldukça hacimli ve tür bakımın-dan hayli zengindir.
Klasik divanların hemen hemen bütün özelliklerini taşır. Şairin Farsça kültürü
ve klasik divan şiirine hakimiyeti hakkında sağlam bilgiler verir. Bu divan
el yazması halindedir, basılmamıştır. Ancak baştaki terkib-i bendin basıldığı
bazı kaynaklarda belirtilmiştir.

 

B. NUTK-İ BÎ-PERVÂ VE AKL-İ DÂNÂ BEYNİNDE MUHÂVERE

Bu eser, "Nev-Peydâ" adıyla 1287 (1872) tarihinde Terakkî Matbaa-sında
basılmıştır. 76 sayfadan oluşur ve başına not olarak düşülen bu isimle şöhret
bulmuştur. Pervâsız söz, konuşma ve bilgili akıl arasında karşılıklı diyalog
anlamına gelir.

Bu eser "Nutk-ı Bî-Pervâ" adındaki hayalî bir kişinin yine hayâlî
bir kişi olan "Akl-ı Dânâ"ya sorduğu 15 adet felsefî ve ahlakî soruların
yine felsefî ve allegorik bir şekilde şiir ve nesirle cevaplandırılmasından
teşekkül etmiştir. Bu cevaplar devrin siyasal ve sosyal tenkitlerini de içerir
ve şairi-mizin tenkitçi üslûbu, fikirleri hakkında çok geniş bilgiler verir.
Eserin içine hikmetli beyitler ve kıtalar serpiştirilmiştir. Fakat eserin dili
oldukça ağır ve ağdâlıdır. Bununla beraber 19. yy sosyal ve siyâsi hayatıyla
Türk tenkit ede-biyatının gelişimi açısından mutlaka göz önünde bulundurulması
gereken bir eserdir.

Burada şairin nesir üslûbu ve eserin içeriği hakkında bir fikir verme-si açısından
"Nutk-ı Bî-Pervâ"nın bir sorusunu aldık:

"Ey bana her dakikada bî-zâa- bahş-ı tekellüm ve beyân ü rûz-i şeb-i sermâyede
teblîğ ü tıbyân olan (Akl-i Dânâ), senin tarif ü tavsîf eylediğin derecede cevânib
erbaası ma'mûr, yani ezher-cihet-i vâreste-i me'âyib ü kusur olur âdemi az görüyorum.
Bunda sebeb ü hikmet ve bâdî ü illet nedir?

Cevâb-ı Akl-i Dânâ: "....................................."

Ayrıca İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde (No: 520) Tuhfe-i Vehbî tarzında
15 sayfadan ibaret eksik bir risâle vardır ki, üzerine "Erzu-rum Lehçesi"
işaret edilmiştir. Kimin eseri olduğu belli değildir. Devrin müzeler ve kütüphaneler
müfettişi Ahmet Tevhit Bey, bu nüshanın daha önce kendisinde iken alındığını
ve iade edilmediğini, eserin Abdi Efendi'ye ait olduğunu söylemiştir.

 

IV. EDEBÎ KİŞİLİĞİ VE DÜŞÜNCELERİ

Abdi Efendinin şiirleri daha çok aruz vezniyle yazılmış, devrine göre oldukça
sade şiirlerdir. Ancak Bayburtlu Zihni tarzında da halk şiirleri oldu-ğu söylenir.
Zaten divanındaki bir türkü de şairin yerel kültürüne bîgâne kalmadığını gösterir.

Çeşitli sebeplerden dolayı divanının tek nüshasını inceleme fırsatı bulamadım.
Ancak elimdeki az sayıdaki manzumeden anladığım kadarıyla oldukça pervasız ve
sade bir dili vardır. Aşıkâne şiirler yazmıştır ve şiirlerine mertçe bir hava
hakimdir. Adeta Şebinkarahisar'ın sert iklimi ve soğuk su-yundan çıkmış nağmeler
gibidir. Buna rağmen onun aşkı hikmetli bir aşktır. Tenkitin getirdiği ince,
alaylı bir üslûb da hissedilir. Şu gazelini bu konuda bir örnek olarak aldık:

 

GAZEL

Cân vermekdir bizim cânâna âhir kârımız

Oldu bu âlemde ancak nuhbe-i efkârımız

 

Bir dıraht-i ser-bülend-i bûstân-ı himmetiz

Seng-i ta'n ü dahl ile düşmez yere esmârımız

 

Olmuşuz biz âşiyân-sâz-ı nihalistân-ı aşk

Bir gül-i ra'nâ içündür her dem âh ü zârımız

 

Gönlümüz verdik o nahl-i nâz-ı bâğ-ı işveye

Bundan özge yok bu gülşen içre berk ü bârımız

 

Levh-i dilden eyledik mahv-i vücûd-i mâsivâ

Yârden gayre taallük eylemez enzârımız

 

.....................................................................

Dehr içinde hânümânsûz-ı âlâyik olmuşuz

Hazret-i sultân-ı aşka hep fedâdır varımız

Dergeh-i sultân-ı aşka ilticâmız kadim

Sanma hâdis Abdiyâ bu yoldaki ikrârımız

Fikirlerini çekinmeden söylediği ve yazdığı için İstanbul ilim ve ka-lem sahiplerince
Camkerten, kalem cellâdı adlarıyla anılan Abdi Bey Türk-lük duyguları kuvvetli
bir şahsiyetti. Türklükle ilgili devrine göre çok ilginç bir manzumesini buraya
aldık:

 

"Kimdir acabâ dahleden eşârına Türk'ün

Nâ-hak yere hep hak veren ağyârına Türk'ün

Kâil mi olur resm-i vefâ eyleye tercih

Bî-gânelerin kavlini âsârına Türk'ün

Türklük ile fahreyler iken halk-ı zamâne

Dahleylemeye başladı efkârına Türk'ün

Bî-gânelerin farzedelim sıdk-ı makâlin

Benzer mi acep şive-i güftârına Türk'ün

Çingane dahi gayret-i cinsiyle mübâhî

Lânet ana kim çalışa idbârına Türk'ün

Bîgânelerin tarzına gitdin ne kazandık

Bir taş mı kodun kûşe-i dîvârına Türk'ün

Kim aldı acep kabza-i teshîre bu mülkü

Yokdur dayanır savlat-i peykârına Türk'ün

Türklükdür eden bizleri bu nimete nâil

Mevlâ bereket bahşola hep varına Türk'ün

Bu devleti biz sâye-i Türkî'de edindik

Nusret vere Hakk baht-i cihândârına Türk'ün

Düşmana cefâ dosta vefâ Hakk'a temennâ

Şâyân ü sezâ işte bu mişvârına Türk'ün

Gayret-keş-i cins olmayanın cânına sad yûf

Var ise eger dinine imânına sad yûf

Bu şiirde de görüldüğü gibi şair devrine göre çok şuurlu bir milliyet-çidir.
Milliyetçilik duyguları oldukça erken uyanmıştır diyebiliriz. Şair Türk şiirine
yapılan saldırıları seziyor ve Türklükle övündüğünü belirtiyor. Çinge-neler
dahi soyuyla övünürken bazı kendini bilmezlerin Türklük aleyhine çalışmalarını
şiddetle kınıyor. Kurulan büyük Türk devletlerinin hep Türklük sayesinde mevcut
olduğunu, bunun da Hakk'ın bir lütfu olduğunu belirtiyor. Şair, milleti için
gayret göstermeyenlerin dininden ve imanından şüphe ede-cek kadar Türklük düşüncesini
ileri götürüyor. Bu da devrine göre hayli cesâretli bir tenkittir.

 

V. SONUÇ

19. yy'da gerek farklı üslûbu ve düşünceleri, gerekse hacimli ve fark-lı türlere
sahip divanıyla son dönem divan edebiyatımızda mühim bir yere sahip olan Abdi
Efendi eserleri tenkitli bir neşirle ortaya konması gereken önemli bir şairdir.
Gerek 19. yy. fikir ve edebiyat hayatımız, gerekse Şebin-karahisar'ın kültürel
ve tarihi zenginliklerinin gösterilmesi açısından Abdi Bey'in eserleri çok faydalı
olacaktır. Milliyetçi düşünce tarihi açısından da dikkatle incelenmesi gereken
bir mütefekkirimizdir.

Sayın Kaymakam ve sayın Belediye Başkanı gerekli yardımı göster-dikleri takdirde
biz şairimizin söz konusu iki kıymetli eserini tenkitli bir şekilde neşrederek
kültür hayatımıza kazandırmaya hazır olduğumuzu önem-le belirtiriz.

 

 

BİBLİYOGRAFYA



ABDİ BEY, Nutk-ı Bî-pervâ ve Akl-i Dânâ Beyninde Muhâvere, İstanbul 1872

Bursalı Mehmed TAHİR, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1972

ERGUN, Saadeddin , Türk Şairleri, Cilt I, İstanbul

FATİN DAVUD, Hâtimetü'l-Eş'âr, İstanbul 1856

İNAN, İ. M. Kemal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul 1930

İSEN, Mustafa, Ötelerden Bir Ses, Ankara 1997

İSEN, Mustafa-KURNAZ, Cemal, 19. yy. Divan Edebiyatı Mad., Büyük Türk Klasikleri,
İstanbul 1988

KARPUZ, Haşim, , "Şebinkarahisar'daki Türk Devri Yapıları", Birinci
Ta-rih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri , Samsun 1986

Mehmed SÜREYYÂ, Sicill-i Osmânî, Cilt I, Haz. Nuri AKBAYAR, İstan-bul 1996

ÖZDEMİR, Ali-ÖZHAN, Hasan, İlçe Oluşunun 50. Yılında Şebinkarahi-sar, Ankara
1983

TUMAN, Mehmet Nail, Tuhfe-i Nâilî, İstanbul 1946

TÜRK ANSİKLOPEDİSİ, Şebinkarahisar Mad., C: 30, Ankara 1981

YURT ANSİKLOPEDİSİ, Şebinkarahisar Mad., İstanbul 1982

 


Tür : Bilim Tarih : 13.07.2006
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this