DEMOKRASİNİN EVRENSEL İLKELERİ TÜRK VE ŞEBİNKARAHİSAR KÜLTÜRÜNÜN BİR PARÇASI OLMAK ZORUNDADIR

Anasayfa » Bilimsel Bildiriler » DEMOKRASİNİN EVRENSEL İLKELERİ TÜRK VE ŞEBİNKARAHİSAR KÜLTÜRÜNÜN BİR PARÇASI OLMAK ZORUNDADIR
share on facebook  tweet  share on google  print  

DEMOKRASİNİN EVRENSEL İLKELERİ TÜRK VE ŞEBİNKARAHİSAR KÜLTÜRÜNÜN BİR PARÇASI OLMAK ZORUNDADIR

"Bilimsel Bildiriler" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar

 Prof. Dr. A. Mehmet KOCAOĞLU*

 

GİRİŞ

10-11 Kasım 1999’da AB’zirvesi Türkiye Cumhuriyetini AB’ye üye olacak aday ülkeler arasına alındığını resmen açıklamıştır. Bu açıklama Türkiye’deki insan hakları ve demokrasi ilkeleri açısından bir kilometre taşı niteliği olmaya başlamıştır.

Gerek Avrupa Birliği Antlaşması, gerekse Avrupa Konseyi ile Birliğin tutum ve davranışları üyelik için temel koşul olarak insan haklarına saygıyı ve demokrasinin evrensel ilkelerinin kabul ve uygulanmasını birliğe yol gösteren ilkenin en ilki olarak kabul etmiştir.

Birliğe üye olmak isteyen ülkelerin sadece demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına bağlı olmaları ile yetinilmemekte, bunları günlük hayatta etkin bir biçimde uygulamaya koymalarını beklemektedir.

Bilindiği gibi Türk Ulusu ve Türk Devletleri daima adil olmuşlar ve adalete bağlı kalmışlardır. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin vazgeçemeyeceği temel kurallardır. Bu kuralların evrensel ilkeleri, Anayasamızı başlangıcından sonuna kadar lafzı ve ruhuyla hâkim olmuştur.

Ancak, AB’ye girme isteğimiz artık bu ilkelerin bir anayasa emri olarak değil, aynı zamanda uluslararası yükümlülüklerin de bir sonucu olarak uygulamak ve demokrasinin evrensel ilkelerini kendi kültürümüzün bir parçası olmak zorundadır.

İşte bu nedenle, demokrasinin evrensel ilkelerinin neler olduğunun vurgulanmasını aşağıda yapmaya çalıştık.

 

I. DEMOKRASİNİN EVRENSEL İLKELERİ

            Demokrasi, halkın halk tarafından ve halk için yönetilmesi olarak tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla halkın egemenliğini kullanmasında yöneticilerin belirlenmesinde tek yetkili olduğu rejimin adı demokrasidir.

            Demokrasi, günümüzde çağdaş yöntemlerle siyasal iktidarı elde etme ve onu kullanma tekniğidir. Köklerinde sosyal düzen ve sosyal ilişkiler ağı vardır. Ulusal egemenlik ilkesinin doğal ve zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan bir rejimdir.

            Demokrasi, özgürlükleri kullanarak daha fazla özgürlüğe ulaşmayı sağlayan rejimin adıdır. Bu sebeple, demokrasinin temel amacı, bireylerin ve toplumun gerçek anlamda özgürlükler içinde olmasını sağlamaktır.

            Bu nedenle, demokrasi ile insanın temel hak ve özgürlükleri birbirinden ayrılmayan ve birbirlerini tamamlayan iki kavram haline getirmiştir.

            Bu amacı sağlamak için özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra iki ayrı demokrasi anlayışından bahsedilmiştir. Birincisi Klâsik demokrasi veya çoğulcu Batı demokrasisi; diğeri ise Marksist halk demokrasileridir. Tüm kitaplarda bu ayrıma rastlamak mümkündür.

            Çoğulcu demokrasi bir idealdir. Özgürlükleri kullanarak onları geliştirmek ve daha fazla özgürlüğe ulaşmak ister. Halbuki Marksist demokrasilerde ne halkın kendini yönetmesi, ne de özgürlükler amaç değildir. Her şey, Marksizmin son aşaması olan komünizme ulaşmak için bir vasıtasıdır.

            Bu nedenle, Marksizmin demokrasi olduğundan bahsetmek 70 yıl hem dünyayı, hem de insanlığın 0,40’ını kandırmaktan başka bir işe yaramamıştır.

            Çağdaş demokrasi çoğulcu demokrasidir. Marksizm gibi katı bir ideoloji değil, mevcutlar içinde mahsur ve kötülükleri en az olan bir yönetim biçimidir. Akılcı ve realisttir. Modern insan akıl ve mantığı ile özgür insan düşüncesinin ürünüdür.

            Bu nedenle, insani ve adildir. Zorlayıcı, zorbacı ve baskıcı değildir. Adına (sözde) demokrasi denilen Marksizm gibi, insanı araç olarak kullanmaz. Tüm uygulamalarda insan amaçtır. Demokrasi sadece çoğulcu değil, uzlaşmacıdır. Hoşgörülüdür. Katılımcı ve kendini çağdaş ihtiyaçlara göre gelişmesini öngören bir rejimdir.

            Çağdaş demokrasilerde insanın kişiliği maddi ve manevi nitelikleri, temel hak ve özgürlükleri, insanın kutsal bir varlık olması (dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez haklara sahip bulunması), insanın üretkenliği ve çok yönlülüğü esas alınmaktadır.

            Bu nedenle siyasal iktidarın kaynağı, uygulanışı ve amacında bireylerin ve toplumun refah ve mutluluğu esas alınmaktadır. Sonuçta, insan, temel hak ve özgürlükleri ve yöneticilerin erdemliliği ve adaleti, demokrasisinin özünü oluşturmaktadır.

            Egemenliğin ve siyasal iktidarın kullanılmasında toplumun bütünü ve çoğunluğu etkiliyse, demokrasi kurulmuş demektir. Çünkü, demokrasilerde halk, yönetilen olduğu kadar, bir çok alanda yönetici konumundadır.

            Halkın egemenliği seçimlerde oy kullanması ve böylece kendi istek ve iradesini ön plana çıkarması ile gerçekleşir. Bu nedenle seçmenlik yetkisi, seçim düzeni, siyasal partiler, oy kullanma biçimleri ve bunları özgür bırakan yasalar, demokrasilerinin temel ilkeleridir.

            Yukarıda belirtilmiş olduğumuz gibi demokrasinin temel ilkelerinden biri de yönetim ve yöneticilerdeki erdem ve erdemliliktir.

            Halkın yönetime katılmadığı ve etkili olmadığı sistemlerde erdemin varlığından bahsedilemez. Öncelikle yöneticiler erdemli olmak, kendi yaptıkları yasalarla ve koydukları kurallarla bağlı bulunduklarını unutmamak zorundadır.

            Eşitsizlik, haksızlık erdemi ortadan kaldırır. Erdemsiz demokrasi kendiliğinden çöker.      

            Bu nedenle özellikle az gelişmiş ülkelerde, demokrasi ve özgürlük geleneği yerleşmiş toplumlarda, siyasal kadro ve yöneticilerin “ahlaki nitelikleri” çok daha fazla önem kazanır.

            Çünkü, çoğunluğun sosyo-politik ve kültürel bakımdan henüz yeterli ölçüde gelişmemiş olmasına rağmen, yönetici kadroların ülkücülüğü (idealizmi) ve erdemliliği sayesinde, orada demokratik ve özgür bir düzenin kurulması ve başarılı bir biçimde yürütülmesi şansı artacaktır.

            Bazen devlet iktidarını kullanacakların “ahlâki standartları” yasal olarak belirlenebilir. Örneğin yasama meclislerine seçilenlerin ve devlet kadrosunda görev alacakların ağır ve yüz kızartıcı suçlardan mahkum olmamaları, belli bedeni ve fikri yeteneklere sahip olmaları belli koşullara bağlanabilir Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında ve çeşitli yasalarında bu tür standartlar vardır.

Ancak, siyasal ahlâk koşullar, yasal yoldan ve zorla sağlanamaz. Çünkü, ahlâk ve erdemlilik bir formasyon, bir karakter eğitimi, moral ve siyasal olgunluk sorunudur.

            İnsanların ve yöneticilerin ahlâksızlığı iktidara geldikleri zaman görülür ve denenir. Fakat, iktidar olgusunun kendi içinde bozulma ve kötüye kullanma tohumları taşıdığı hakkındaki yaygın kanı, günümüzde de sürmektedir. Hatta bu kanıyı güçlendiren örnekler, Türkiye’den ABD’ye, Rusya’dan Almanya’ya İtalya’dan Japonya’ya kadar bir çok ülkede günlerce basında yer almakta ve hatta bağımsız yargı önünde sorgulanmaktadır.

            Sonuçta şunu söylemek mümkündür. Moral ve manevi değerlere sahip, demokrasinin erdemine inanmış, adalet ile temel hak ve özgürlüklere inanmış yöneticilerin siyasal iktidarda ve devlet yönetiminde bulunması, devlet yetkisinin “kötüye kullanılmasını” önler.

            Bu tür yöneticiler ve siyasal iktidar sahipleri, devlet güç ve olanaklarını toplumda adaletin gerçekleşmesi ve toplumun iyiliği için kullanılır. Kullanmayanlar, gerçek demokrasinin uygulandığı ülkelerde hesap vermek zorunda kalır.

            Öyleyse, demokrasi, sadece egemenliğin asıl sahibinin halk olduğu, halkın bu egemenliği bizzat kendisi ya da temsilcileri eliyle kullandığı rejimin adı değildir.

            Demokrasi aynı zamanda egemenliği ve siyasal iktidarı kullananların çeşitli yollardan denetlendiği bir rejimin adıdır. Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler, sadece iktidar sahiplerine değil, iktidarda olmayan parti ve yandaşlarına da tanınmıştır.

            Günümüzde özlenen ideal demokrasi, çerçevesi çizilmiş ve kalıplaşmış bir kavram değildir. Toplumlar geliştikçe, ekonomik, sosyal ve kültürel seviye arttıkça, gelişen ve değişen seviyeye uygun biçimde demokrasi de gelişmekte ve temel hak ve özgürlükler genişlemektedir.

            Aksi tutum ve uygulamalar, çağdaş demokrasinin evrensel ilkeleri ile bağdaşmaz. Bilindiği gibi, çağdaş demokrasi ideal seviyesine ulaşamamıştır. Ancak, bugünkü seviyeye de kolay gelmemişdir.

            17 ve 18. Yüzyılda sermayeye dayanan burjuvazi, toplumun en güçlü sınıfı haline geldi. Sanayii devrimi işçi sınıfını yarattı. Krallarla burjuva sınıfı arasındaki çekişme uzun mücadeleden sonra İngiltere’de demokrasiyi doğurmuştur.

            Zamanla Avrupa’daki monarşilerde yıkılarak 19.yüzyılın sonunda pârlamenter demokrasiye geçilmiştir. Böylece, burjuvazinin güçlü merkezi Krallıklara karşı açtığı mücadele, 200 yıllık aşamadan geçerek klâsik ya da Batı demokrasisi denilen siyasal rejimin doğmasına neden olmuştur.

            Zaman içinde verilen mücadeleler ve gelişmeler Klâsik Demokrasinin temel ilkelerini ve ortak özelliklerini de oluşturmuştur.

            Bu ortak özellikler satırbaşlarıyla şöyle sıralanabilir:

            1-Seçim ve temsili ilkesi

            2-Genel ve eşit oy ilkesi

            3-Siyasal çoğulculuk ve çoğunluğun yönetim hakkı

            4-Çoğunluğun sınırlanması ve azınlığın korunması

            5-Temel Hak ve Özgürlüklerin teminat altına alınması

            6-Toplumda herkese fırsat eşitliğinin sağlanması

            Bu ilkelerin özet olarak açıklanması, çağdaş demokrasinin açıklanması anlamını taşır.

1.      SEÇİM VE TEMSİL İLKESİ

Demokrasinin temel ilkelerinin başında siyasal iktidarın kullanmasını kimin yapacağının belirlenmesi gerekir. Demokrasilerde egemenliğin kullanılmasına halkın katılımı esastır. Bu katılım ya doğrudan demokrasi, ya yarı doğrudan veya temsili demokrasi biçiminde olmaktadır. Doğrudan demokrasi biçimini günümüz toplumlarında uygulamak mümkün olmamaktadır. Yarı doğrudan demokrasi şekilleri istisnai olarak kullanılmaktadır. Çağdaş demokrasilerin en yaygın uygulama biçimi, temsili demokrasidir.

            Çağdaş toplumlarda temsilcilerin seçimine geniş halk kitlelerinin özgür bir biçimde katılması ve dilediği fikir ve görüşleri siyasal iktidara hâkim kılması, o demokrasinin olgunlaştığını ve erdemini gösterir.

            Bu da ancak seçimlerin genel, eşit, özgür ve gizli oy esasına göre, her türlü baskı ve kuşkudan uzak biçimde yapılmasına bağlıdır. Bu nedenle serbest ve özgür seçimler, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsuru olmuşlardır. Bu bakımdan seçimler siyasal iktidarı belirleme, dolayısıyla bireylerin siyasal iktidarı yönlendirme aracıdır.

Temsili demokrasi seçmen niteliğini taşıyan tüm vatandaşların temsilcilerin seçimine katılarak onları seçmesiyle oluşur. Ancak, siyasal iktidarın seçimle belirlenmesi rejimin mutlaka demokratik olduğu anlamına gelmez.

            Genel, eşit, özgür ve gizli oy esasına dayanmayan ve çok partili siyasal yarışmayı kabul etmeyen bir temsili rejim demokratik olamaz.

            Temsilciler bir defa seçildikten sonra artık kendilerini seçenlerin değil, tüm ulusun temsilcisi sıfatını kazanırlar. Bu da temsilcilerin seçmenlerden emir ve direktif olarak hareket etmesini ve onlar tarafından azledilmesini önler.

            Ancak, temsilciler, bağlı bulundukları siyasal partilerin üyesi olmaları nedeniyle, kendi partisinin ideolojisi ve programcı yani dünya ve ülke sorunlarına bakış felsefesi ile bu felsefeyi uygulama alanına koyacak parti programı ile bağlıdırlar.

            Seçim ve temsil ilkesinin doğal sonucu olarak, demokrasinin vazgeçilmez vasıtaları çok partili siyasal hayattır.

            Siyasal partiler, genellikle demokratik siyasal hayatın kendiliğinden oluşan kuruluşları olarak ortaya çıkarlar. Bir çok ülke de hukuksal düzenleme alanına sokulmamışlardır.

            Bununla birlikte demokrasilerde çok partililik esastır. Faşizm ve komünizm gibi totaliter rejimlerde iktidar tek siyasal parti vasıtası ile yürütülmektedir. Adı geçen rejimlerde tek parti ve tek seslilik esastır. Parti tüm toplum ve devlet hayatını yönlendirir. Özetle, parti eşittir devlettir.

            Demokratik anlamda siyasi parti, bir program etrafında toplanmış, siyasal iktidarı elde etmek ya da paylaşmak için faaliyet gösteren sürekli örgütlerdir.      

            Siyasi partinin amacı ya iktidarı ele geçirmek ya da en azından ona ortak olmaktır. Çoğulcu demokrasinin yaşamını sağlayan siyasal partiler bir kamu kuruluşu veya devlet organı değillerdir. İktidara gelmedikçe ve ortak olmadıkça devletin egemenlik yetkisini kullanmazlar.

            Fakat siyasal partiler, devlet organı dışında kalan, tüzel kişiliği olan, iktidara geldiklerinde yada ona ortak olduklarında yaşama ve yürütme organlarını oluşturarak, bu organlar kanalı ile yasama ve yürütme gücünü kullanan örgütlerdir.

            Siyasal partilerin rol ve fonksiyonları demokratik yaşamın gelişmesini ve demokratik hakların kullanılmasını kolaylaştırır. Öncelikle siyasal partiler, toplumdaki dağınık düşünce, görüş ve eğilimleri belli gruplar içinde toplayarak bunlara açıklık ve süreklilik kazandırır. Dolayısıyla belli çıkarların bağdaştırılmasını sağlar.

            İkincisi siyasal partiler, halk kitleleri ile bireyleri siyasal iktidara taşır. Bunlarla iktidar arasında köprü kurar. Siyasal katılmanın başlıca kanalı siyasal partilerdir. Kitleleri bilinçlendirir. Eğitir. Seçmeni sandık başına sevk eder. Siyasal kültürün yaygınlaşmasında önemli rol oynar.

            Siyasal partiler, siyasal kadroların, Lider ve yöneticilerin seçilmesinde ve belirlenmesinde önemli rol oynar. Liderler genellikle parti içinden çıkarlar. Çoğulcu demokrasilerde pârlamento üyeleri başbakanlar, bakanlar, cumhurbaşkanları genellikle bir partiden gelirler.

            Siyasi partiler seçim kazandıkça ve iktidara geldikçe devletin temel fonksiyonu olan yasama ve yürütme işlevlerini kendi kadroları ile yürütürler. Özetle hükümet ederler. Hükmederler. Egemenliği kullanır ve devleti yönetirler.

            Azınlık kalan partiler ise, güçleri oranında yasama fonksiyonuna katılırlar. İktidarı denetler ve onu etkilerler. Alternatif çözümler üreterek gelecekte iktidar olmak için “mesaj” verirler Özellikle siyasal iktidarın devlet yetkisini kötüye kullanmasına karşı temel hak ve özgürlüklerin bekçiliğini yaparlar.

            Tüm bu nedenlerden dolayı, seçimler ve siyasal partiler, çoğulcu çağdaş temsili demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.           

2. GENEL VE EŞİT OY İLKESİ

            Çağdaş temsili demokrasilerde, seçmen niteliğini kazanmış her vatandaşın oy sahibi olması ve oyunu özgürce kullanabilmesi genel oy sistemi denir. Genel oy sisteminde tüm seçmen vatandaşların, servet, ırk, renk, dil, din, yetenek vs. gibi hiçbir fark gözetmeksizin oy kullanması yanında, herkesin oyunun eşit ağırlık ve değerde olmasına da “eşit oy” denir.

            Genel oy yani seçmen kitlesi, oyunu kullanarak devlet yönetimine katılma, devleti yönetecek siyasal kadroları belirleme yanında siyasi iktidarların demokratik biçimde değişimini de sağlar. İktidarın seçimle değişimi, onun halk tarafından denetlendiği anlamını taşır. Yeniden seçilmemek korkusu, iktidar sahiplerini devlet yetkisini kullanmaktan alıkoyar. Halk, her seçimde siyasal iktidarı ve partilerini icraatlarıyla denetler, değerlendirir. İktidar yetkisini kötüye kullananları oyları ile iktidardan uzaklaştırır, onları cezalandırır.

            Ancak, az gelişmiş, ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan ülke sorunları ile kaynaşmamış, siyasal sorumluluk duygusu gelişmemiş temel hak ve özgürlüklerin anlamını dahi kavrayamamış, siyasal iktidarın icraatlarını değerlendirebilme kültür ve yeteneğinden yoksun, hak ve adalet duygusundan uzaklaşmış, sadece şahsi çıkarların peşinde koşan bireylerin oluşturduğu toplumlarda seçimlerin siyasal iktidarın yetkilerini kötüye kullanmasını önleyemeyeceği (Ülkemiz örneğinde olduğu gibi) net bir biçimde gözükmektedir.

            Bu nedenle seçimler, seçimin bir hesap sorma vasıtası olduğunu anlayamayacak kadar bilgisiz ve ilgisiz toplumlarda, kötü niyetli yönetici ve siyasal iktidarları sınırlamaya yetmez.

            Aslında gerçekçi bir açıdan bakıldığı zaman seçimler sonucunda ortaya çıkan tablo, ne milli irade, ne de genel irade veya halkın iradesidir. Sadece seçimlerde oy kullanmış olan seçmen çoğunluğunun iradesidir.

            Çünkü, milli irade olarak kabul edilen fiili durumla, seçmen çoğunluğunun siyasal tercihi arasında büyük uçurum vardır. Çünkü vatandaşın tümünü ifade eden halk, seçimlerle tam olarak oy kullanmaz nüfusun yarısına yakın kısmı seçmen olmayabilir. 1999 Nisanında 65 milyonun yaklaşık 30 milyonu seçmendi. Bunun % 53’ü (DSP% 22, MHP %18, ANAP %13=%53) iktidar oldu. Bu % 53 toplam nüfuz içinde yaklaşık % 25’e tekabül eder.

            Bu nedenle, seçimlerde fiilen iradesini açıklayan tüm halk değil, sadece seçmen niteliğine sahip ve seçim günü sandık başına giderek oy kullanmış olan vatandaşlardır.

            Bu nedenle, seçimlerde ortaya çıkan sonuç tam milli iradeyi yansıtmaz. Sadece oy kullanan seçmen çoğunluğunun siyasal tercihini ortaya koyar. Bu belirlemenin yanlış olduğunu ileri sürmekte pek kolay değildir.

            Bu belirlemeler sonucu, çağdaş toplumlarda egemenlik kavramı ve siyasal iktidarların meşruluk temeli günümüzde yeni bir içerik kazanmıştır.

            Bu gün egemenlik hukuk sınırları içinde ve hukukun üstünlüğüne dayanan sınırlı bir yetkidir. Daha açık bir anlatımla, egemenlik, anayasal sınırlar içinde ve yalnız anayasanın belirlediği yetkileri kullanmaktan ibarettir. Tüm çağdaş demokratik ülkelerin anayasaları, uluslararası hukukun ve çağdaş uluslararası belgelerin belirlediği evrensel değerlere bağlı kalarak bu sınırları ve siyasal iktidarların yetkilerini çizmiştir.

            1961 ve 1982 Anayasaları da bu sınırı çizmiştir. Ancak, bu anayasalar, Türk Toplumunun ihtiyaç ve beklentilerine özlem ve arzularına tam olarak cevap vermekten uzak kalmışlardır.

            Ancak, meşru iktidar, anayasalardaki yetkiyi kullanan, yönetilenler tarafından da anayasada yazılı yetkileri meşru biçimde kullandığı kabul edilen, toplumda yaygın biçimde meşruluk inancı yaygınlaşmış bulunan iktidarlardır.

            Sonuçta çağdaş demokratik toplumlarda belli bir dönemde toplumu oluşturan bireylere hâkim olan meşruluk idealini ve anlayışını yerine getirebilen ve seçimle iş başına gelmiş siyasal iktidarlar meşru ve demokratik olarak kabul edilmektedir.

3. SİYASAL ÇOĞULCULUK VE ÇOĞUNLUĞUN YÖNETME HAKKI

            Çağdaş demokrasilerde tüm siyasal düşünce ve inançların bireysel ve örgütlü biçimde ortaya konması serbesttir. Sapontene biçimde oluşan çeşitli toplum örgütleri, meslek kuruluşları, gönüllü dernekler, vakıflar, çıkar ve baskı grupları ve bunların siyasal iktidar üzerindeki etki ve yönlendirmeleri toplumun çoğulcu yapısını oluşturur.

            Demokrasilerde siyasal çoğulculuk karşıt çıkar ve düşüncelerin aynı platforma yerleşmesiyle mümkündür. Hem demokratik olmak, hem de tek seslilik istemek, demokratik düşünce ve yönetim sistemiyle bağdaşmaz.

            Gerçek demokrasi, çoğulculuk sağlayan unsurları ortadan kaldırmaya değil birbiriyle bağdaştırmaya çalışır. Aralarındaki müşterek noktaları bulur. Dengeleri oluşturmaya çalışır.

            Demokrasilerde siyasal iktidarlar, her şeyi egemenlik hakkına dayanarak yapma yetkisine sahip değillerdir. Siyasal iktidarların yetkileri anayasalar tarafından belirlenmiş ve sınırları da çizilmiştir.    

            Bu nedenle seçimi kazanan partiler her şeyi değiştirmek yetkisini değil, belli bir süre devleti yönetmek ve siyasal iktidarı anayasal çerçevede kullanmak hakkını elde eder.

            Buna seçimle işbaşına gelmiş çoğunluğun yönetme hakkı denir. Temsili demokrasilerde genel seçim sonunda çoğunluğu elde eden siyasal partilerin ülkeyi yönetmesi asıldır. Bu nedenle çağdaş demokrasi, bir partiler demokrasisidir ve siyasal partiler demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

            Çoğunluğun ülkeyi yönetmesi vazgeçilmez bir demokratik kuraldır. İnsan akıl ve iradesinin de sonucudur. Ancak, çoğunluğun alıp uyguladığı kararların egemenliğin kaynağını ve sınırlarını belirleyen başta toplumsal uzlaşma sonucu ortaya çıkan anayasa olmak üzere, demokrasinin evrensel değerlerine uygun olması, açıklık ve özgürlük içinde alınıp uygulanması gerekir. Aksi taktirde meşruluk anlayışı yara alır. Uzlaşmazlık ve çatışmalar doğar. Siyasal sistem ve siyasal iktidar, yıkılma noktasına doğru sürüklenir. 1990’lardan sonra bunun örnekleri Balkanlarda, Kafkaslarda ve SSCB’de açık biçimde görülmüştür.    

4. ÇOĞUNLUĞUN SINIRLANDIRILMASI VE AZINLIĞIN KORUNMASI

            Demokrasilerde ve çoğulcu toplumlarda oy çoğunluğunun iradesine mutlak ve sınırsız bir yetki tanınmaz. Çünkü iktidarı eline geçirenlerin onu kötüye kullanmaya meylettiklerini tarihsel süreç hep göstermiştir. Bu nedenle, bu olması muhtemel tehlikeyi önleyebilmek, azınlıkta kalmış oy sahiplerine de iktidarı denetlemek ve onlara da gelecekte iktidar olabilme kanallarını açık tutmak yolu ile mümkündür. Çünkü demokrasilerde iktidarlar mutlakiyetlerdeki gibi sürekli değildir. Demokrasilerde iktidarlar hem geçici ve hem de el değiştirici bir nitelik taşır.

            İktidar değişikliği ise azınlığa yanı muhalefet partilerine de iktidarı eleştirmek, uyarmak, kendi görüşlerini özgür ve serbest bir ortamda açıklamak ve yaymak imkanını tanımakla mümkündür

            Çeşitli temel hak ve özgürlükleri herkese eşit biçimde tanımak, bunları anayasal ve yasal teminat altına almak azınlıkta kalan oy potansiyelinin haklarını korumak için mekanizmalar kurmak, elbette çoğunluk iktidarının sınırlandırılması ve devlet yetkisinin kötüye kullanılmasının önlenmesi anlamını taşır.

            Çağdaş demokratik sistem, çoğulcu bir yapı elde ederek çoğunluk tahakkümünü kabul etmemiştir. Yani, iktidar sahipleri yasama organındaki oy üstünlüğüne dayanarak her şeyi yapma yetkisine sahip değillerdir. Örneğin 1960’tan önce olduğu gibi Meclis Tahkikat Komisyonu kurmak demokratik çoğulcu ilkelere aykırıdır.

            Günümüz modern demokrasilerinde bu çoğulcu anlayış ve yapı içinde her azınlıkta kalan grubun sistemi içinde çoğunluk olma ve iktidarı elde etme hakkı vardır. Çağdaş demokrasi, azınlıkta kalan parti ve oy gruplarının ezilmesini önleyecek ve çoğunluk haline gelmesini sağlayacak tüm kanalları açık tutmak zorundadır.

            Ancak, demokrasi uzlaşma ve tahammül rejimidir. Azınlığa her türlü kanalı açık tutuş azınlığa da azınlıkta iken çoğunluğun iktidarını yani yönetme hakkını engelleme ve elinden alma fırsatı vermez. Verirse, demokrasi olmaz. Azınlığında demokrasinin nimetlerinden faydalandığı kadar, onun kurallarına sıkıca uymak zorunluluğu vardır. Aksi davranış, anarşi doğurur. Az gelişmiş Asya, Afrika ve Amerika ülkelerinde görüldüğü gibi zaman zaman ordunun ya da silahlı kuvvetlerin devlet yönetimine el koyarak siyasal iktidarı ele geçirmesinin demokrasi ile ilişkisi yoktur. Bu tip el koymaların demokrasi adına yapıldığı iddia edilse de söz konusu olan düpedüz bir militarist rejim veya askeri diktatördür.

            Silahlı kuvvetlerin doğrudan devlet yönetimine el koyma yerine, desteklediği veya güvendiği bir görüş veya siyasi partiyi iktidara getirmesi veya iktidarda tutmasında da demokrasi değil yarı askeri rejim ortaya çıkar. Ortadoğu ülkelerinde bazen de Türkiye’de bu tip uygulamalar görülmektedir.

            Ordunun direkt ve endirekt biçimlerde siyasal iktidarlara el koyması sağlıksız ve istikrarsız sosyal yapının genellikle düşük bir siyasal kültürün ve erdemsiz parti yönetimlerinin belirtisi olduğunu söylemek abartılı bir tespit olmayacaktır.

            Bir ülkede silahlı kuvvetlerin rolünün sınırlı bir siyasal etki yapma ölçülerini aşması halinde siyasal sistemde dengenin bozulduğunu ve sistemin niteliklerinin tümüyle demokratik alanın dışına taşan antidemokratik tablonun kaçınılmaz olduğunu görürüz. Bu durumu demokrasi ile bağdaştırmak mümkün değildir. Nitekim, Fransız dışişleri bakanlarından Taleyrand “Silahla her şey yapılabilir. Fakat üzerine oturtulamaz”  demiştir. Bu sözü hiç unutmamak gerekir.          

 

 

5. TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMİNAT ALTINA ALINMASI

            Hak, hukukun insanlara sağlamış olduğu üstünlüklere ve imtiyazlardır. Özgürlük her şeyden önce bağımsızlıktır, serbestliktir. Her türlü zorlama ve kayıttan uzak, dış baskılardan arındırılmış ve insanın kendi kaderini belirleme irade ve yetkisidir.

            Özgür insanın küçük dünyasına başkaları, özellikle siyasal iktidar müdahale etmemelidir. Özgür insan, beklentilerinin esiri olmamalıdır. Fırsat eşitliğinden yararlanmalıdır.

            Hak ve özgürlük birbirlerini tamamlayan, birbirlerinden ayrılmayan iki kavramdır. Aslında bir tek gerçeğin iki yüzüdürler. Çünkü özgürlük bir haktır ve her hak özgürlükle gerçekleşir. Hakkın olmadığı yerde özgürlük gereksiz, özgürlüğün olmadığı yerde hak faydasızdır.

            İnsan hakları, insanın duyan, düşünen, üreten, medeniyetler yaratan yüce bir varlık olmasından doğan, onun (dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez) biçimde şahsiyetine bağlı bulunan değerler bütünüdür. İşte, diğer canlılardan farklı olan ve sadece insana has olan ve onu tanıtan haslet ve değerler, insanlık aleminin ortak değerleri olarak “insan hak ve özgürlükleri” olarak ortaya çıkmıştır.

            Bu insan hak ve özgürlükleri, evrenseldir. Yani belli zamanda, belli toplumda, belli ırk, din, dil, mezhep veya düşünce sahipleri gibi gruplara değil, her zaman, her yerde hiç bir ayrım gözetmeksizin her insana tanımak zorunda olan değerler sistemidir. İnsan hakları, olması gereken ideal bir programdır.

            Bu programın anayasa ve yasalarla çerçevesi çizilmiş, devletler tarafından kullanılabilirlikleri sağlanmış kısmına, temel hak ve özgürlükler veya kamu hak ve özgürlükler denir.

Kamu Hak ve Özgürlükleri:

a)      Klâsik kişi hak ve özgürlükleri

b)      Ekonomik ve Sosyal Hak ve Özgürlükler

c)      Siyasal hak ve özgürlükler olarak üç ana kategori içinde incelenir.

Klâsik haklar, bireyin devlet tarafından karışılmayacak, dokunulmayacak ve hiç kimse tarafından engellenmeyecek hak ve özgürlükleridir. Yaşama hakkı, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü, kişi güvenliği, özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığı gibi

Ekonomik ve sosyal haklar, bireyi ihtiyaçlarının esaretinden kurtarır ve devletin olumlu katkı ve davranışını gerektirir. Sağlık, öğrenim, çalışma, adil ücret, sosyal güvenlik, toplu sözleşme, gibi haklardır.

            Bireylerin devlet hayatına katılmasını, siyasal iktidarların yönlendirilmesini sağlayan seçme, seçilme, örgütlenme, oy kullanma, kamu hizmetlerine girme gibi haklar siyasal haklardır.

            Hukukun olmadığı yerde özgürlük, özgürlüğün olmadığı yerde hak olmaz. Demokrasinin olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. Özgürlük, teneffüs edilen hava gibidir. Azalmaya veya yok olmaya başlamadıkça onun varlığından bile haberimiz olmaz. Azaldıkça onu kaybettiğimizi anlarız.

            İşte, demokrasi, insan hak ve özgürlüklerinin ya da temel hak ve özgürlükleri koruyarak, özgürlüğün azaldığını veya yok olmaya doğru gittiğini birey ve topluma hissettirmeyen yani özgürlüğü yok etmeyen rejimin adıdır.

            Temel hak ve özgürlükleri korumanın en iyi yolu, onu anayasal teminat altına almaktır. Bireyi ve toplumu iktidarın kuruluşuna, kullanılmasına ve özellikle de denetlenmesine ortak etmektir.

6. TOPLUMDA HERKESE FIRSAT EŞİTLİĞİ SAĞLANMASI

            Klâsik demokrasilerde eşitlik, kanun önünde eşitlik olarak algılanmıştır. Çağdaş çoğulcu demokrasilerde eşitlik, eşitlik ilkesinin ağır eşitsizlik haline dönüşmesini önleyecek olan “fırsat eşitliği” dir.

            Günümüzün temel hak ve özgürlükleri, yukarıda belirtmiş olduğumuz üç grup kamusal hakkın bir bütünlük içinde olmasını gerektirmektedir. Çünkü, birey kişisel haklar kategorisi ile kişiliğini geliştirirken; sosyal ve ekonomik haklarla refah ve mutluluğunu sağlamaktadır. Ayrıca, siyasal haklarla devlet yönetimine katılarak siyasal iktidarı yönlendirmektedir.

            Çağdaş demokratik toplumlar temel hak ve özgürlükleri düzenlerken özgürlük, çoğulculuk, hoşgörü ve açıklık, muhalefetin korunması hukukun üstünlüğünü bir “ölçülülük” içinde kullanarak bireysel ve toplumsal yarar arasında adil bir denge kurmaktadırlar.

            Çağdaş demokrasi, maddi ve sosyal haklardan herkesin eşit biçimde yararlanmasını sağlamakla mükellef değildir. Çağdaş demokrasinin temel amacı, hak ve özgürlüklerden, devlet imkanlarından herkesin eşit biçimde faydalanmasını önleyen engelleri ortadan kaldırmakla yükümlüdür.

            Böylece klâsik demokrasi sosyalleşmiş, kanun önündeki eşitlik, fırsat eşitliğine dönüşmüştür. Fırsat eşitliğini yaratmak, sosyal hukuk devletinin temel nitelikleri arasına girmiştir.

            Sonuçta adım adım gelişen çağdaş demokrasi, kişisel ve siyasal haklara ekonomik ve sosyal hakları da katarak günümüz modern  devletlerini ideal olarak seçmiştir.

            Günümüzde devletler, çağdaş, çoğulcu, demokratik, sosyal ve hukuki olacaklardır. Günümüz devletleri, “Çağdaş, çoğulcu, demokratik sosyal hukuk devleti” olarak tanımlanmaktadır.       

II. TÜRK DEMOKRASİSİNDEKİ GELİŞMELER

            Osmanlı’da 1800’lerde başlayan Batılılaşma (Demokratikleşme) hareketleri, önce çökmekte olan Devleti kurtarma vasıtası sonradan Batılı ülkelerin baskılarından yönetimi kurtarmak için onlara karşı verilmesi gereken tavizler olarak algılanmıştır. 1800’lerde başlayan Batılılaşma hareketleri, hep ilericilik ve gericilik çatışması şeklinde sürdürülmüştür.       

            Tanzimat Fermanı, Batıya açılmanın ilk ve önemli adımıydı. Ancak bilimden yoksun ilmiye sınıfı, halkından kopuk yönetici zümre, kurulu düzenden çıkar sağlayan tutucu sınıf ve Avrupalı’nın da Osmanlının ve Türkiye’nin Batılılaşmasını samimi bir şekilde istememesi nedeniyle, Tanzimat’tan Avrupa Birliğine giden süreçte Türk İnsanı sürekli kösteklenmiştir. 1950’lerde başlayan Avrupa Konseyine üye, 1960’larda AET’ye ortak adaylıkla başlayan üyelik macerası aynı yöntemlerle 11 Kasım 1999 Helsinki Zirvesinde sil baştan kapıda bekletilmeye alınmıştır. Sırf beklemek için ödeyeceğimiz bedelin büyüklüğünün ne kadar ağır olacağını bu tarihten sonraki verilmeye başlayan tavizler açıkça göstermektedir.

            1876 Anayasası ve 1909 Anayasa değişiklikleri ile gelen Birinci ve İkinci Meşrutiyetle de batılılaşma ve demokratikleşme olmamıştır. Hürriyet ve özgürlük teraneleri ile devleti ele geçiren İttihat ve Terakki Partisi, 600 yıllık Osmanlının daha çabuk yıkılmasına sebep olmuştur. Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlılık bitmiş bünyesindeki tüm toplumlar milli varlıklarına dönmüşlerdir.

            23 Nisan 1920 ‘de TBMM’nin kurulması ile Osmanlı Devleti hukuken sona ermiştir. TBMM ulusal birliği sağlamak amacıyla her türlü çıkar ayrılıklarını unutmuştur.

            23 Nisan 1920’den 27 Mayıs 1960’a kadar olan dönemde Türkiye Cumhuriyetinde milli egemenlik, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan TBMM tarafından kullanılmıştır.

            1924 Anayasası döneminde adı geçen Anayasa, demokratik bir ruha sahip olmakla birlikte, toplumda demokratik gelenekler oluşmadığı için çok partili demokratik hayat 1946’ya kadar işletilememiştir.

            1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası, çok kısa bir süre içinde kapatılmış veya kendilerini feshetmek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla demokratik ortam olmadığı için 1950’ye kadar ülke tek parti vasıtasıyla yönetilmiştir.

            1950-1960 döneminde çok partili siyasal hayat gelişmişse de, demokratik geleneklerin oluşmaması nedeniyle iktidar-muhalefet sürtüşmesi sistemin iyi işlememesine sebep olmuştur. Meclisteki çoğunluğuna dayanan siyasal iktidar TBMM’deki üstünlüğünü aşırı biçimde kullandı. Tahriklerin de eklenmesiyle ülkede yayılmaya başlayan olaylar, iç çatışmaya yöneldi. Bunun üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri devlet yönetimine el koydu. Bu el koyma işi, ülkemizde gemi azıya alan terör nedeniyle 1980’de de olmuştur. Ayrıca 1971 ve 1997’de de endirek  müdahaleler olmuştur.

            Hiçbir sebep ihtilâli hukuksal olarak meşru kılmaz. İhtilâller meşruiyetini elindeki fiili güçten alırlar. Bu güce karşı koyarak başka bir güç olmayınca ihtilâl de meşru olur. Ancak, hiçbir ihtilâl demokrasi ile bağdaşmaz.

            1876’larda başlayan yazılı anayasa dönemi, 2000’lere gelindiği halde durulmamıştır. Bunda sosyo-ekonomik ve kültürel gelişmemişlik düzeyimizin etkisi olduğu kadar  “Her meseleyi anayasaya hüküm koymakla çözebileceğimiz hakkındaki yanlış kanaat” imizin de etkisi büyüktür. Özellikle Cumhuriyet kurulduktan sonra sık sık anayasa değişiklikleri, bir “Türk Anayasal Sistemi ve Türk Anayasal Geleneği” nin oluşmasını önlemiştir.

1876’dan beri yapılan Türk Anayasaları, Türk Toplumunun özlem ve ihtiyaçlarını; tarihsel, ulusal ve kültürel beklentilerini tam olarak karşılayamamıştır. Çünkü, Anayasaları yapan iktidarlar (asli kurucu iktidar) çok kısa sürede ve Türk Halkının katılımına fazla önem vermeden sadece halk oylaması ile kabul edilmesini de halkın özlemlerine cevap vermesi olarak kabul etmişlerdir.

            Halbuki, Türk Anayasalarının her biri, aşağı yukarı bir öncekine “tepki” niteliğinde birçok hükümle doldurulmuştur. Örnek olarak, 1961 Anayasası özgürlüklerin sınırını oldukça geniş tutup, yürütmeyi güçsüz bırakırken; 1982 Anayasası tamamen tersi bir düzenlemeyi ön plana çıkarmıştır.

            Halbuki 18. yüzyılda başlayan yazılı anayasacılık hareketinin temel esprisi, toplumu siyasal ve hukuksal bakımdan düzenleyerek topluma ve devlet biçimine şekil verir. Devlet iktidarının kötüye kullanılmasını önleyecek, toplumda adalet ve barışı kuracak tedbirleri öngörür. Çünkü bu bir temel yasadır.

            Bu temel yasa, düzenlemeye ve şekil vermeye çalıştığı toplumun tarihi, sosyolojik, ekonomik, sosyal, ulusal ve kültürel temel ihtiyaçlarına cevap vermelidir. Ayrıca değişen ve gelişen çağdaş şartlara uygun biçimde toplumun beklentilerini karşılayacak nitelik ve esneklikte olması gerekir.

            Özellikle toplumun büyük çoğunluğunun, bilhassa kamuoyunu oluşturan etkin çıkar gruplarıyla diğer sosyal grupların menfaatlerini asgari müşterekler de birleştirmesi gerekir. Toplumda herkesin üzerinde birleştiği ve hep birlikte vazgeçemeyecekleri ortak noktaları yakalaması gerekir.

            Maalesef anayasalarımız bu fonksiyonu yapamamışlardır. Yapamadıkları için sık sık değiştirilmişlerdir. Sık değişimler anayasal gelenek yaratmadığı gibi, anayasal teamüllerde oluşturulamamıştır.

            Bunda anayasa yapıcıların yaptıkları anayasaları “kimin için” yaptıkları düşünmemiş oldukları kadar, Türk demokratik hayatının vazgeçilmez aktörleri olan siyasi partilerin de yanlış tutum ve davranışları önemli rol oynamıştır. Türkiye’de bir demokrasi geleneği yeşermedi ve demokrasi standartları özetle ve kısaca “demokrasi ahlâkı” gelişip olgunlaşmadı.

            Aslında anayasalar, temel ilkeleri belirler ve devlet yapısının çerçevesini çizer. Anayasalar toplumsal meselelerin çözümünü sağlayan sihirli değnekler değildir. Anayasalara koyacak kurallarla bir ülke kendiliğinden demokratik olamaz. Toplumsal sorunların çözümünü anayasalar değil,uygulamalar sağlar.

            Anayasalara konan hükümlerde çağdaş demokrasi kendiliğinden oluşmaz. Ancak, Anayasa hükümleri herkesi bağlayan temel hukuk kuralları olduğu için çoğulcu toplum yapısını ve demokrasiyi kolaylaştırır veya engelleyebilir. Demokrasinin gelişmesini sağlayan esas unsurlar, siyasi partiler, onların tutum ve davranışlarıdır.

III. ÇAĞDAŞ DEMOKRASİYİ YAKALAMAK SİYASİ PARTİLERİN TUTUMUNA BAĞLIDIR.

            Demokrasilerde esas olan toplumsal güçler arasındaki dengeyi sağlamaktır. Birey ve toplumun faaliyet alanlarına sınır çizmektir. Sonuçta, Anayasal düzenlemeler, kişiler ve toplum için olduğu kadar, siyasal partiler için de güvenliktir ve devlet için istikrardır.

            Dolayısıyla, siyasal iktidarı elde eden siyasal partilerin bile, Devletin temel yasası olan Anayasasını, onun getirdiği ilkeleri ve demokratik, lâik, sosyal hukuk devleti rejimin hukuk dışı yollardan veya cebren değiştirmesi, ülkenin bölünmezliğini ve milletin birliğini ihlâl etmesi mümkün değildir. Buna kimse müsaade edemez. Çünkü, Anayasanın emri böyledir (m.11).

            Demokratik yöntemleri ve anayasal imkânları kullanarak iktidara veya muhalefete seçim yolu ile yani milletin oyu ile gelmiş bile olsalar, yine milletin konsensüsü (mutabakatı) ile kabul edilmiş anayasal sistemi ve rejimi inkâr edecek davranış içine giremezler. Girenler ise, anayasada öngörülen müeyyideye razı olmak zorunda kalır.

            Toplumsal değer yargılarını ve ihtiyaçlarını karşılamanın bir ifadesi olan anayasa ve hukuk kuralları, hem toplumu düzenler, hem de düzeni ve düzen içinde yaşayanları korur.

            Siyasal partiler, çağdaş demokratik devlette vazgeçilmez unsurlar olarak kabul edilirken, belli dar amaçlar peşinde koşmayacakları, devletin ve toplumun tüm sorunları ile yakından ilgilenecekleri ve iktidara geldiklerinde, yasama ve yürütme arasındaki dengeyi ortadan kaldırmayarak toplumun tüm sorunları ile yakından ilgilenerek çözüme kavuşturacakları da vazgeçilmez ilke olarak varsayılmıştır. Demokratik rejimin içeriğinde, bu yazılmasa da vardır.

            Siyasal partilerin iktidara geldiklerinde “yönetme ve hükmetme” görevi, bu çerçevede yapılır. Yoksa lider sultasının en ağır biçimde hâkim olduğu, küçük bir fikir ileri sürülmesine dahi izin verilmediği, liderlere en küçük noktada ters düşenlerin istifa ettirildiği veya ihraç edildiği, birçoklarının koltuk uğruna her şeye katlanarak yıllarca milletvekilliğine yakışır hiçbir iş yapmadan maaş aldığı, demokratikleşmenin parti içinde asla konuşulmadığı, konuşulanların da “lâf” tan öteye gitmediği ve böylece anayasa hükümlerinin çoğu kez çiğnendiği partiler sistemi ve anlayışında sırf “sandıktan çıkmak” la demokrasi olmaz.

            Demokratik siyasal yaşamın gelişmesi ve sürekliliği siyasal partilerin tutumuna bağlıdır. Halbuki, bazı siyasal partilerin genel tutumu haksızlık üzerine kurulmuştur ve halkın menfaatleri aleyhine haksız bir biçimde ve demokrasi çığlıkları ile haksız şekilde kullanılmaktadır.

            Sokrates, yüzyıllar önce, “Herhangi bir ferde karşı yapılan haksızlığın toplum kendine yapılmış gibi duyar ve bu duyguya göre hareket ederse, o toplumda demokrasi vardır” diyerek, demokratik yaşamı için vazgeçilmez ilkeyi ortaya koymuştur. Bu ilke haksızlık yapmamak ve yapılan haksızlıklara karşı koymaktır.

            İlkesiz bireylerin, grupların ve toplumların başkaları için ilkeler koyarak toplumu ve devleti yönetmeleri mümkün değildir. İlkesiz siyasal partilerin de toplumu yönetme ve varlığını sürdürme hakkı olamaz.

            Çünkü, siyasal iktidar istediğini yapabilme anlamını taşımaz. Böyle bir düşünce, başıboşluğu doğurur ve ortaya  sınırlaması mümkün olmayan başıboş bir kuvvet ve yetki çıkarır.

            Türkiye’de siyasal partilerin yaşama hakkı, anayasaya gösterdikleri uyum çerçevesinde vardır ve bu uyumu gösterdikçe de siyasal partiler, siyasal hayatın vazgeçilmez unsurudurlar.

            Tüm bunları sağlamak için vatandaşların ve siyasal partilerin sağduyu sahibi olması yeterli değildir.

            SONUÇ  Anayasal haklardan ve demokratik özgürlüklerden faydalanan fakat toplumun iyiliği ve gerçek hedeflerini, ulusal ve uluslararası çatışmaların temel sebeplerini kavramaktan “aciz” bireyler, bu bireylerin oluşturduğu toplum, kamuoyu ve siyasal partiler ile Atatürk’ün özlemini duyduğu çağdaş uygarlığı ve demokratik siyasal yaşamı ideal biçimde yakalamak mümkün olmaz.

            Üstelik toplumda çarpıklıkların düzeltilmesi, anayasaların değil, insanların ve insan gruplarının konumuz bakımından dillendirirsek siyasal partilerin ve onların oluşturduğu siyasal iktidarların görevidir.

            Uzlaşmacı bireylerden oluşan toplumlarda, siyasal partiler ve toplum da uzlaşmacı olur. Uzlaşmacı ve demokratik ruh ve felsefeyi yakalayan bireylerin, siyasal partilerin oluşturduğu toplum ve devlet düzeninde refah ve mutluluk olduğu gibi, anayasa ihlâli ve siyasal parti kapatmak gibi anti-demokratik uygulamalara da yer kalmaz.

            Temel sorun, insanları, siyasal partileri ve yöneticileri özetle “iyi ve doğru” biçimde eğitememektedir. Demokrasi adına, demokratik biçimde eğitmektir. Öncelikle de eğiticilerin eğitiminden başlamak iyi bir başlangıç olacaktır.

Sonuçta toplumun tüm fertleri ile toplum ve yöneticileri adil ve erdemli olursa ideal demokrasiyi yakalamak zor olmayacaktır.



*     Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı


Tür : Bilim Tarih : 13.07.2006
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this